Demenza - Delilik gecici, pısmanlık kalıcıdır

24/3/2009

Hitler - 2 bölüm

Bir vakitler kendi hayatının en büyük halkalarını oluşturan şeyin, benim tarafımdan kabul edilmemesine bir türlü akıl erdiremiyordu, işte bu yüzden babamın kararı basit, emin ve çok doğaldı. Hayat kavgasının kazandırdığı çelik gibi bir karaktere sahip olan babam, benim, daha doğrusu tecrübesiz bir delikanlının geleceği hakkında karar vermesine izin vermiyordu. Fakat sonunda iş bambaşka oldu. (Kavgam, Bölüm. 1)

Hitler’in babası geçirdiği felç nedeniyle 3 Ocak 1903’te öldü. Babasının ölümünden 3 yıl sonra, liseyi terk edip, yetim çocuklar pansiyonuna yerleşen Adolf, annesinin de desteğiyle bohem bir hayat sürdürmeye başladı.

Benim için meslek problemi, tahmin ettiğimden çok daha kısa bir süre içinde çözülecekti. Çünkü, babam daha ben on üç yaşındayken ansızın vefat etti. Bir felç darbesi, babamı en güçlü döneminde iken yere vurdu. O dünyadaki hayatını acı çekmeden sona erdirdi. Fakat bizi büyük bir üzüntünün içine attı. Babamın en büyük isteği, oğlunu, kendisinin ilk günlerinde çektiği yokluklardan kurtarmak için bana meslek sahibi olmamda yardım etmekti. Bu isteğini gerçekleştiremedi. Fakat bilinçsiz bir biçimde benim içime, ikimizin de aklımızdan geçirmediğimiz bir geleceğin tohumlarını ekmişti. (Kavgam, Bölüm. 1)

Adolf, ağır şekilde hastalandı ve doktor tavsiyesiyle liseden bir yıl kadar uzak kaldı. Bu dönem boyunca çizimlerine devam etti.

Ciğerlerim feci şekilde hasta idi. Doktor anneme beni, gelecekte bir kalem odasına kapamamaya ve özellikle en az bir yıl Realschule'deki öğrenimime ara vermeyi öğütledi. Gizli isteklerimin ve daha da kararlı mücadelelerimin hedefi böylece bir hamlede sağlanmış oluyordu. Hastalandığım için annem Realschule'yi bırakarak akademiye girmeme rıza gösterdi. (Kavgam, Bölüm. 1)

1907 yılında başvurduğu Viyana Güzel SanatlarAkademisi (Academy of Fine Arts Vienna) tarafından ressamlığa uygun olmadığı gerekçesi ve yeteneklerini mimarlık alanında geliştirmesi öğüdüyle reddedildi. Adolf, bu öğüdü yerine getirmeyi çok istemesine rağmen bunun için teknik alt yapısı ve lise diploması olması zorunluydu.

Annesinin hastalığı ortaya çıktığında geçim kaynakları neredeyse kurumak üzere olan Adolf, kendisine bağlanan yetim aylığıyla geçiniyordu. Bu yüzden Viyana’ya gitme kararı aldı.

Bir çanta dolusu elbise ve çamaşırla Viyana'nın yolunu tuttum, içimde sarsılmaz bir irade vardı. Babam elli yıl önce kaderini zorlamayı başarmıştı. Babam gibi yapacaktım. Ama ben "adam" olacaktım, memur değil. (Kavgam, Bölüm. 1)

1907’nin 21 Aralık gününde, annesi iyice ilerleyen göğüs kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Hitler, çok büyük bir üzüntüye boğulmuştu. Artık tek isteği Güzel Sanatlar Akademisi’ne girebilmekti.

Babama saygı ile bağlanmıştım, annemi ise sevmiştim. (Kavgam, Bölüm. 1)

1908’de bir kez daha başvurduğu akademinin, onu yeniden reddetmesinin ardından umutlarını da yitirmiş bir şekilde tamamen parasız kaldı. Yetim maaşının kendi payına düşen kısmını da kardeşi Paula’ya veren Adolf, 21 yaşındayken halasından kalan az miktardaki miras parasının da bitmesiyle 1909’da evsizler yurduna yerleşti. Posta kartlarından kopyaladığı manzara resimlerini, dükkanlara ve turistlere satarak geçinmeye çalışan Adolf, 1910 yılında çalışan fakir adamların kaldığı bir eve yerleşti.

Nihayet on dört on beş yaşıma geldiğimde siyasetten bahsedildiği sıralarda Yahudi kelimesini duymaya başladım. Bu sözler ben de az da olsa bir itiraz etme duygusu uyandırıyordu. Mezhepler dolayısıyla çıkan kavga ve çekişmeleri gördüğüm vakit içimde nahoş hisler kabarıyordu.

Almanla Yahudi arasındaki farkın sadece dinler arasında olduğunu zannediyordum. Hatta sürekli zulümlere hedef olmalarını, din (arkına veriyor ve bu yüzden de kendilerine antipati beslemiyordum.”

İşte kafam bu düşüncelerle dolu olarak Viyana'ya geldim. O günlerde Viyana'da iki milyon kişi yaşıyordu ve bu nüfusun iki yüz bini Yahudi idi. İşte ben bunun farkında değildim. İlk günlerde gözlemlerim ve düşüncelerim, yeni değer ve fikirlerin giriştikleri hücuma pek o kadar karşı koyacak kuvvette değildi. Nihayet içimde ağır ağır sükûnet ortaya çıkmaya başladığı ve bu hummalı hayaller açıklığa kavuştuğu sıralarda, Yahudi meselesi ile burun buruna geldiğim an ki, etrafımı çepeçevre saran dünyaya çok daha dikkatli bakmaya başladım.

Yahudi meselesi ile karşılaşmamdaki şekil bana pek hoş gelmedi. Ben o sıralarda Yahudi'yi sadece başka bir dine mensup bir kimse olarak kabul ediyordum. Dini çekişmelerden ve dini inanışlardan çıkan her türlü düşmanlığı, hoşgörü ve insaniyet adına daima kınamaktan da kendimi alamıyordum. Bu arada Viyana'nın Yahudi aleyhtarı basının tutumu da bana medeni bir milletin örf ve geleneklerine yakışmaz gibi geliyordu. (Kavgam, Bölüm. 1)”

Viyana’dayken, ilk kez içinde Doğu Avrupa’daki birçok Ortodoks Yahudi (Hitler’e göre ırkçı teorilerle karışık, geleneksel dinci ve önyargılı, geniş bir yahudi kitlesi) için, anti-semitist düşünceler barındırmaya başladı. Zamanla Lanz von Liebenfels’in ırk ideolojileri ve anti-semitizm hakkındaki yazılarından ve Vienna Belediye Başkanı, aynı zamanda Hıristiyan Sosyal Partisi’nin (Christian Social Party) kurucusu ve tarihin en şiddetli demagoglarından Karl Lueger ve Pan-Germanic Away from Rome! Hareketi’nin (pan-Germanic Away from Rome! Movement) lideri Georg Ritter von Schönerer gibi politikacıların yarattığı polemiklerden etkilendi. Daha sonra yazdığı Kavgam (Mein Kampf) adlı kitabında, dine bağlı anti-semitizm karşıtlığından, nasıl tam tersi bir zemine (anti-semitizmi ırkçı zeminde desteklemeye) geçiş yaptığını anlattı. 

Alıntı

Not : Hitler ile ilgili tüm yazıları ve yukarıdaki yazının birinci bölümünü DOSYA bölümünde bulabilirsiniz



21/3/2009

Siteler

Polilla Kitap Kulubu

http://www.takeawaykitap.com

Kıbrıs'da hızmet veren bir sirket. Sitenin design'i cok hosuma gitti

Leah Jewellery

http://www.leahjewelry.com

Takı tasarımı

Get Decoration

http://www.getdecorating.com

Dekorasyon

Martha Stewart

http://www.marthastewart.com

Yemek ve Ev





20/3/2009

Seyirci bir filme neden gider?

En vahimi: Seyirci neden bu filme gelecek?

Seyirci dünyanın en güzel köşkünde tuvalete gidecek olan kişidir. Onu tek ilgilendiren kendi ihtiyacıdır sıkıştığında estetik değerler umrunda bile olmaz.

O yüzden zorunludur bu soruların yanıtlanması. Bayağı ve onur kırıcı olduklarını biliyorum çok da sıkıcılar ama yaşam kurtarırlar. Sinema tarihi aynı zamanda bu soruları zamanında sormamış ya da doğru karşılıkları bulamamış senaristler mezarlığıdır. Kendileriyle birlikte kimi yönetmen ve yapımcıları da sürüklemiş olmaları neyi değiştirir: ölüler yalnızdır.

Şeytan ayrıntıda gizli

Şimdi biraz daha derine inip ve filmlerin üzerine kurulduğu hikaye anlatımında yardımcı küçük destek noktalarına göz atalım.

Bunca zaman sonra ressamların hâlâ çiçek resmi yapmaları gibi yazarlar da hâlâ dedektif hikayeleri korku ya da aşk romanları yazıyorlar ve aynı şekilde sinemacılar hâlâ aynı beş altı hikayeyi çekiyorlar. Ama yine de hâlâ karıştırarak birleştirerek ya da değiş tokuş ederek sanat eserleri yaratılıyor: bütün mainstream filmlerin düzenli aralıklarla meydana gelen belli başlı izlek noktalarıyla bir başlangıcı ortası ve sonu olmasına rağmen bu babadan kalma eski hikayelere çeki düzen vermenin çeşitli yolları var. İşte bu nedenle senaryo yazarları ve yönetmenler karakterleri seyredenlerin gözünde ete kemiğe büründürmek sinema dünyasını inandırıcı yapmak boşluktaki noktaları ve kişisel çıkmazları sonuca bağlamak ve böylece filmin sonunu daha tatmin edici kılmak için tasarlanmış hikaye anlatma teknikleri kullanırlar.

Başka bir deyişle her karakterin kendi hikayesi olur ve bu hikayeler filmin sonunu önceden sezdiren hepimizin istediği gibi özenle dokunmuş bir çözülme sağlamak için asıl hikayeye bağlanır.

Önceden sezdirme
"Goldfinger"da filmin Fort Knox sonunu daha etkileyici hale getirmek için önceden sezdirme yöntemi kullanılır. Giriş bölümünde 007 gizlice bir ooooo imalathanesine girdiğinde "iş üzerindeyken" saldırıya uğrar. Bunun üzerine saldırganı küvete fırlatır ve elektrikli bir ısıtıcıyı küvete sokarak adamı öldürür. Şimdi golf klübündeki sahneye atlayalım. Goldfinger 007'yi uyarmak için Oddjob'ın çelik kenarlı zarif şapkasını fırlatarak bir heykelin kafasını uçurmasını sağlar.

James ile Oddjob'ın bir sonraki karşılaşmalarında şapka gerçekten önemli rol oynar. Oddjob ölen altın kızın intikam peşindeki kızkardeşi Tilly Masterson'ı şapkasıyla boynunu kırarak öldürür. Fort Knox düğüm noktasına doğru ilerlerken Oddjob şapkasını bu kez James Bond'a fırlatır ama Bond aniden eğilince şapka demir parmaklıklar arasına sıkışır. Oddjob şapkasını almaya gittiğinde James kopuk bir elektrik kablosunu yakalayıp demir parmaklıklara değdirir ve böylece saldırgana elektrik verir. Filmin sonundaki bütün unsurlar -şapka Oddjob'ın boyun kesme peşinde olduğu elektrik kablosunun yaratıcı kullanımı- daha önce üstü kapalı biçimde filmde ima edilmiş ve böylece sonuç seyirci için daha tatmin edici hale getirilmişti.

"Goldfinger"daki önceden sezdirme oldukça gizli kapaklıdır yani "Top Gun"daki açık sezdirmeye benzemez. Böylece ortaya hem sonu kolaylıkla tahmin edilebilen eğlenceli bir film hem de bu sayfada kullanmak için ideal bir örnek çıkmış olur.

Açılış sahnesi. Maverick (Tom Cruise) ve Cougar tek başına sanarak yolunu kestikleri MiG uçağın tek başına olmadığını yanında bir uçağın daha olduğunu farkederler.

Ne ekersen onu biçersin
Maverick Top gun okuluna gider ve orada çektiği numaralara ve kuleye çok yaklaşarak yaptığı fiyakalı uçuşlarına rağmen Iceman'in (Val Kilmer) arkasından ikinci olur. Mav ile Goose'un kullandıkları F-14 Ice'ın jetinin arkasında bıraktığı ateşe yakalanır. Mav uçuş arkadaşı Goose'u kaybettikten sonra depresyona girer ve deli gibi içmeye başlar.

Filmin zirve noktasındaki kapışma sahnesinde bütün bu olaylar yer alır. Sürpriz; beklenenden daha fazla MiG uçağı vardır. Maverick kafayı bulur. Birinin jetinden çıkan ateşe tutulur. Ortağını bırakmayı reddeder. Yeniden fren numarasını yapar. Hatta sonunda Kelly McGillis'le karşılaşmak üzere yere inmeden önce yine kuleye çok yakın uçarak kontrol kulesindeki adamın kahvesini döker.

Sinemada hikaye anlatımını destekleyen faktörlerden bir diğerini "backstory"yi barındırması açısından da aynı derecede iyi bir örnek "Top Gun". Önceden Mav'in ailesinin orduda pek de iyi bir ismi olmadığını öğreniriz.

Goose öldüğünde Viper Mav'e babasıyla ilgili gerçeği söyler. Gelmiş geçmiş en zorlu çatışmalardan biri sırasında babasının F-4'ü hasar görmüş fakat baba Mav geri dönmek yerine üç arkadaşının hayatını kurtarmak için kalmıştır. Çatışma haritaya göre yanlış bir hava sahasında gerçekleştiğinden askeriye adamın cesaretini asla takdir edememiştir.

İyi kullanıldığında "backstory" gerçekten bir filmi zenginleştirebilir. En iyi sinemacılar karakterlerin kendi hikayelerinin de en az filmdeki ana aksiyon kadar iyi olmasını sağlamaya çalışırlar. "Rezervuar Köpekleri"nde Tarantino karakterlerin hikayelerini flashback'lerle anlatır. Böylece ana aksiyonun yanısıra Beyaz'ın Sarı'nın Turuncu'nun hikayelerini de ortaya koyar. "Top Gun"a göre alışılmışın çok daha dışında bir yöntemle.

Spielberg de bunu yapar. "Indiana Jones And The Last Crusade"in açılışında Genç Indy'nin (River Phoenix) hikayesini anlatarak Indy ile babası arasındaki ilişkiyi oturtmakla kalmaz ayrıca Indiana'nın köpeğinin adı olduğunu açıklar ve kahramanı tanımlayan karakteriyle ilgili dört unsuru ortaya koyar: kamçı şapka çenesindeki yara ve yılan korkusu.

Karakter özellikleri ve bunların bir şekilde olaya bağlanışı hikaye anlatmada kullanılan bir başka yöntem. Karakter özellikleri filmlerde sık sık önemli dönüm noktaları haline gelir. Tabii bu genellikle o kadar kötü yapılır ki sonraki sahneyi önceden tahmin ettirmekten başka işe yaramaz. Yükseklik korkusu mu var? O zaman çatıda geçecek bir sahne beklersiniz. "Goldeneye"da filmin başından itibaren Rus bilgisayar kurdu Boris'in tükenmez kalemini açıp kapamak gibi bir tiki olduğunu biliriz. Küçücük bir ayrıntı hikayede kocaman bir dönüm noktası. Filmin sonunda Boris farkında olmadan 007'nin patlayan tükenmez kalemini eline alır ve öylesine açıp kapamaya başlar. Biz tıpkı James gibi kalemin her an patlayabileceğinin farkındayızdır; ki zaten patlar.

Şimdi "Goldeneye"daki bomba-kalem numarası işe yarar çünkü biz olayları Bond'un bakış açısından görürüz. Bakış açısı temelde hikaye anlatımını etkileyen en önemli şeylerden biridir. Seyircinin filmde olanları nasıl anlayacağını kiminle aynı tarafta hissedeceğini ve ne bileceğini belirler. Çoğu filmde seyirci her şeyi bir ya da iki ana karakterin bakış açısından görür ve genellikle bu karakterlerle özdeşleşir.

Örneğin "Deliverance"ta her şeyi dört çocuğun bakışıyla görür ve onlarla özdeşleşirsiniz. "Sıkı Dostlar"da filmin başından sonuna kadar Henry Hill'le birliktesinizdir ve dolayısıyla Henry'nin gözündeki Jimmy Conway'i ve Tommy DeVito'yu tanırsınız. Tıpkı kötü adam Sarı'nın gözündeki Beyaz'ı ve Turuncu'yu tanıdığınız gibi... Bu karakterlerin hepsi suçludur ama olayları belli karakterlerin bulunduğu noktadan gördüğümüz için onlardan yanayızdır. "Ucuz Roman"ın çabuk çabuk konuşan katilleri Jules ve Vincent'tan yana olduğumuz gibi...

Mainstream filmlerden herhangi birine baktığınızda hem olayları belli karakterlerin gözünden izlediğimizi hem de bu karakterlerin filmin sonraki aşamalarında ortaya çıkacak aksiyonu önceleyen kendi hikayeleri olduğunu görürsünüz.

DÖNÜM NOKTASI: FARKLI KARAKTERLER FARKLI BAKIŞ AÇILARI

Zaman zaman bize daha az bilgi sunan ve kurallara uymayan filmlerle karşılaşırız. Bu iddialı çıkışlar başarılı olduklarında bizi çok daha tatmin eden bir film seyretmiş oluruz. "Ucuz Roman" değişik zamanlarda değişik karakterlerin bakış açılarıyla hikayeyi keserek bakış açısıyla ilgili kuralı defalarca bozar. "Evet herkes sakin olsun. Bu bir soygundur." sahnesiyle film hırsızların bakış açısından başlar. Filmin sonunda aynı sahneyi bu kez Jules ve Vincent'ın gözünden izleriz. Aynı şekilde tuvaletteki çocuğun Jules ile Vincent'ın arkadaşlarını öldürdüğünü duyduğu sahneyi önce öldürenlerin sonra çocuğun gözünden izleriz. Film boyunca ana hikayedeki asıl karakterlerin yan hikayelerde ikinci dereceden karakterlere dönüştüklerini görürüz. "Ucuz Roman"ın belli başlı bütün bölümlerinde bu tekrarlanır. Tabii bu riskli bir yöntemdir. 1991 yılındaki "Slacker"ın hikayesi gibi karakterlerden hiçbiriyle özdeşleşemediğiniz konudan konuya atlayan darmadağınık bir hikaye de çıkabilir ortaya. Böylesine karmaşık dönüşleri kolay anlaşılır hale getirmek de Tarantino'nun başarısı.

1. Vincent ve Jules'un Big Kahuna Burger yiyenleri infaz edişleri iki kez gösterilir.
2. Soygun hem dikkat çekici bir açılış sahnesidir...
3. Sem de açıkta kalan uçları bağlama ve birçok hikayeyi birleştirmek için yeterince etkili bir son.
4. Vincent hem Butch'un hikayesinde hem barda hem de boksörün dairesinde iki kere görülür.

ALINTI

20/3/2009

Senaryo yazmak

Senaryo yazmak isteyenlerin ilk sorduğu sorudur: "Nasıl yazılır?". Aslında senaryo yazmayı zor hale getiren piyasada satılan ve orijinaline pek benzemeyen edebi-senaryo kitaplarıdır. Bir de yönetmenin işine karışma filmi kağıt üzerinde tarif etme ihtiyacı... Bunun yerine daha basit bir yöntemle yapımcıların sıkılmadan okuyacağı bir senaryo yazmak istiyorsanız yazımıza bir göz atın.
Senaryolar. Belki siz de sevdiğiniz bir filmden çıktığınız günlerden birinde okumak için birkaç senaryo almışsınızdır ama acaba kaçınız gerçekten senaryo okudunuz? Belki elden geçirilmiş ve edebi bir hava verilmiş birkaç senaryo...

Aslında bu senaryolar da unutulmaz birkaç sahneye göz atıldıktan sonra kütüphanelerin tozlu raflarına terk edilmiştir. Sevmediğiniz ya da hiç seyretmediğiniz bir filmin senaryosunun hiç şansı yoktur. Öylelerini kimse okumaz.

Aslına bakarsanız okumanız için pek sebep de yoktur. Zaten senaryolar sizin okuma zevkinize hitap etmek üzere yazılmaz. Yönetmenler yapımcılar görüntü yönetmenleri oyuncular yapım tasarımcıları ve diğer sinema profesyonellerinden oluşan özel bir seyirci kitlesi için yazılırlar. Bu profesyonel seyirci herhangi bir senaryoyu okurken o senaryonun filme dönüştürülmesinin zor ve kolay yanlarını düşünür. Hiçbir senaryo sonradan paketlenip filmin bitmiş halini görmüş seyirciye satılacağı düşünülerek yazılmaz.

AMERİKAN FORMATI
Demek ki senaryolar üzerinde çalışılan belgelerdir. Herhangi bir anlaşmazlığa meydan vermemek için de hep aynı formata bağlı kalırlar. Böylece herhangi bir filmin prodüksiyonunda görev alan o küçük ordunun üyelerinin savaş planını kolayca izlemeleri ve anlamaları sağlanır. Eğer yeni bir "Yurttaş Cane" ya da "Kurtuluş Günü" senaryosu yazmayı düşünüyorsanız öncelikle öğrenmeniz gereken senaryonun bir formül izlemesi gerektiğidir. Eğer bu formülü izlemezse okunma şansı bile yoktur.

Standart Amerikan formatına geçmeden önce özellikle Türkiye'de hala çok moda olan Fransız formatına bakalım. Bu formatta sayfa ikiye bölünür ve bir tarafına diyaloglar öbür tarafına da diyalog dışında yazılması gereken şeyler mizansen yazılır. Ama bu pratik değildir özellikle de bilgisayar ekranında...

Standart Amerikan formatında ise diyaloglar 7.5 santimetre genişliğindedir ve sayfanın tam ortasına yerleştirilir. Tanım bölümleriyse (mizansenler) 15 santimetre genişliğinde bütün satıra yayılır. Metinde koyu renk altı çizili ya da italik harfler bulunmamalıdır. Nedenini sormayın. Karakter isimleri ve çeşitli talimatlar büyük harfle yazılır ve bu talimatların tümüne "sluglines" denir. Her metin parçasından sonra bir satır boşluk bırakılır. Bu metin parçası bir "slugline" bir sahne ya da aksiyon tasviri diyalog "KESME" ya da "YUMUŞAK GEÇİŞ" gibi bir not olabilir.

Bu temel kurallara uyarak yazdığınız senaryonuzun aynı derecede kati bir başka kural olan "bir dakikalık sayfa" kuralına da (kartoteks) uyması gerekir. Bu kurala göre bir senaryo sayfası tamamlanmış bir filmin bir dakikasına eşittir. Prodüksiyonun planlanması açısından bu çok önemlidir çünkü çoğu filmde her çalışma günü sonunda iki senaryo sayfalık malzemenin filme çekilmiş olacağı düşünülerek çalışılır.

Biçimle ilgili bu temel kuralların yanı sıra senaryolar görsel ayrıntıyı yansıtacak şekilde tasarlanmalıdır. Yani "F.'nin canı çok sıkkındır." yerine "F. yatağa uzanmıştır. Yüzünde bir haftalık sakal vardır. Yatağının kenarındaki masanın üzeri kirli fincanlar ve bardaklarla doludur. Yarı aralık perdeden içeri gün ışığı süzülmektedir." türü bir şey yazmalısınız. Evet böylesi daha uzundur. Ayrıca bu örnekte görüldüğü gibi iyi yazması daha zordur ama yine de bu açıklayıcı cümleler senaryonun filme çekilirse nasıl olacağına dair daha çok şey gösterir. Senaryonun filme çekmeye değer olup olmadığının ve ne gibi zorluklar çıkaracağının değerlendirilmesini herkes için kolaylaştırır.

Bunun yan ısıra senaryolar diyalog yoluyla aksiyon ifade ederler. Bir zamanlar Hitchcock çoğu filmi "konuşan insanların resmi" diyerek aşağılamıştı. Unutmayın ki burada aksiyon dövüş araba çarpışması ya da patlama anlamına gelmez. Basitçe karakterlerin düşüncelerini sesli olarak değil bir şeyler yaparak ifade etmeleri gerektiği anlamına gelir. Nefis Stephen King romanlarının sinema uyarlamalarının genellikle felaket oluşu da bundandır. Romanlarda zamanın çoğu karakterin kafasının içinde geçer. Oysa filmlerin ve dolayısıyla senaryoların görsel olmaları gerekir. İnsanlar bir romanda karakterin duygusal yaşamının enine boyuna incelendiği on sayfayı okumaktan mutluluk duyabilir ama bir filmde on dakikalık bir monolog sıkıcı gelir. Bu nedenlerle çoğu senaryodaki diyaloglar etkileyicidir ve yerinde kullanılmıştır.

YÖNETMENİN İŞİNE KARIŞMAYIN
Senaristin kaçınması gereken en önemli şey kamerayı yönetmektir. Bir senaryoda "Kamera F.'nin yataktan kalkışını izler" gibi notlar bulunmamalı açıklamalar "...görürüz" ile bitmemelidir. Senaryo kurulurken amaç okuyucuya bir film düşüncesi sunmaktır. Oysa kamerayla ilgili ayrıntılar okuyucuyu hikayeden çıkarır karakterlerden uzaklaştırır ve gerçek dünyaya döndürür. Ayrıca iyi senaryo yazarları kullandıkları dille kamera hareketlerini kolayca ifade edebilirler.

En önemlisi de kamerayla ne yapılacağına karar vermek bütünüyle yönetmenin işidir. Hiçbir senaryo yazarı yönetmene işini nasıl yapacağını söyleyemez. Bu kurala uymaması açısından Shane Black bir istisnadır ama onun da kendi kuralları vardır.

Tabii sizin aldığınız senaryoların hiçbiri bahsettiğimiz gibi bir senaryoya benzemez. Büyük olasılıkla ciltlenmiş haldedir ve aralıklı olarak A4 kağıdına yazılmamıştır. Okuduğunuzda kamera hareketlerine ilişkin notlar da görürsünüz. Ayrıca bir sürü yersiz diyalog vardır.

Neden böyledir? Çünkü yayınlanmış senaryoların çoğu senaryo yazarının son müsveddesi olan prodüksiyon öncesi orijinal senaryo değildir. Satışa sunulan senaryolar film çekilip kurgulandıktan sonra hazırlanmış editörün kopyası ya da devamlılık kopyasıdır ve daha çok tamamlanmış filmin kayıtlarından oluşur. Onun için bir sürü kamera hareketi vardır. Bunlar masa başında değil sette kararlaştırılan şeylerdir.

Ayrıca yayınlanan senaryoların pek azında filme alınmayan sahnelerin yer aldığı görülür. Bunlar başarılı olmadığı için oyunculuk kötü olduğundan ya da çekimler sırasında programın gerisinde kalındığı için filmden çıkarılan sahneler olabilir.

Woody Allen'ın "Annie Hall" filminde de benzer bir şey oldu. Allen ve Marshall Brickman'ın senaryolarının adı "Anhedonia"ydı ve Alvy Singer'ın çocukluğu iki evliliği aşk ilişkileri ve Annie ile ilişkisinden rastgele anıların derlemesinden oluşuyordu. Fakat filmin montajı sırasında ortaya çıkan filmin dağınık ve karmaşık olduğu hemen anlaşıldı. Sonuçta neredeyse tamamen Annie ile Alvy'nin ilişkisine odaklanacak biçimde montajlandı. Yayınlanan senaryoyu satın alırsanız elinize geçen bu olur. Orijinal "Ahedonia"yı bulmanız mümkün değil.

Yayınlanan senaryoların orijinal senaryolardan farklı olmasının bir nedeni de pazarlamayla ilgili. Bazı yüksek bütçeli filmlerin yayınlanan senaryoları filmin unutulmaz sahnelerinden fotoğraflarla dolu oluyor ve böylece senaryo satın almaya değer bir görünüm verilerek sunuluyor. Öte yanda Faber & Faber tarafından yayınlanan tipik senaryolar var. Bunlar diyaloglar ve kamera notlarıyla doludur ve genellikle geleneksel anlamda senaryo yazmayan yönetmenlerin eserleridir. Tarantino Scorsese Cronenberg ya da Hal Hartley'nin elinden çıkmış böyle bir senaryo okuduğunuzda yine tipik bir senaryonun çarpıtılmış halini göreceksinizdir.

Bu durumda yayınlanmış senaryoları okuyun deriz size. Bu size bir hikayenin perdede anlatılışıyla ve diyalog akışıyla ilgili fikir verecektir. Ama unutmayın ki bu senaryolar filmin ortaya çıkarıldığı orijinal senaryolar değildir.

Siz ille de orijinal senaryonun nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorsanız işiniz pek kolay değil. Film şirketlerinin bize böyle bir senaryoyu vereceğini sanmıyoruz. Ama Internet'te birkaç tane bulmanız mümkün.

Üzerinde çalışılan belgeler olarak kabul ettiğimiz senaryolarla ilgili bir başka önemli nokta da her şeyin çok rahat anlaşılabilecek kadar açık olması gerektiğidir.

Her şey bir senaryoyu başlatabilir

"Dünyanın en güzel öyküsünü yazmış olabilirsiniz bir proje olarak değeri azsa filmin yapılabilmesi için para bulunamaz hadi yapıldı diyelim seyirci gelmez. Endüstri seyirci getirmeyen projelerden hiç hazzetmez. Sinema pahalı bir sanattır o filme yatırılacak paranın ağırlığını senaristin duyması gerekir."

Gizemli ulumalarla kederini geceye boşaltan bir köpek kapanan bir kapı gülümseyen bir bebek damlayan bir musluk bir insanın (bir oyuncunun?) yüzü veya her türden ruh sancısı: ihtiras kıskançlık hırs özlem pişmanlık hüzün acı... her şey bir senaryoyu başlatabilir. Senarist darmadağınık birtakım fikirleri yanyana getirebilecek birikim ve yeteneğe sahipse ve ne anlatacağını biliyorsa bir toplu iğneden bile hareket edebilir. Nasıl olsa o iğne ait olduğu hikayeye sizi götürecektir. Her şey rehberdir.

Ken Russell'ın filminde Mahler'in dediği gibi seçen sanatçı değilse eser sanatçıyı seçiyorsa yeni senaryosu için öykü arayışında olan yazarın çevresine dikkatle bakması yeterli olacaktır.

Asistanlarımla "beyin fırtınası"na başlarken aralarından birinin birkaç sözcük söylemesini isterim: -dile getiren kişiyle söze dökülen arasındaki karmaşık ilişkiyi bir yana bırakırsak- her şeyden bağıntısız anlamı şüpheli bir işe yarayacağı kuşkulu tam da bu yüzden kışkırtıcı bir cümle... Bir keresinde biri "Bir kadın raylara bakıyor" demişti.

"Nasıl bakıyor?" "Dikkatle."

"İntihar mı edecek?" "Düşünüyor."

Yazarlar meraklı yaratıklardır; meğer yüzlerce soru pusuda beklermiş: "Kim bu kadın? Yaşı kaç? Neden intiharı düşünüyor? Nasıl bir kişilik kalabalık bir istasyonda raylara kendisini atmayı düşünür?.. Bu tür bir intihar biçimi nasıl bir mesaj içerir?.."

"Mesaj mı... Kime?" "Kocasına." "Anlar mı?"

Bu kez benzeri sorular kocası için soruldu yanıtlar bulundukça kıvılcımı yaratan öncül motifin arkasında yatan gerçeklik kavranmaya başlandı film öyküsünün ucu göründü: tren yolculuğuna başlamıştı.

Kuşkusuz başka yazarların elinde o yolculuk başka türlü biçimlenecek belki daha ustalıklı kotarılacaktı... Önemi var mı?

Bizim maceramız bir kadınla oğlu arasındaki ilişkiyi eksen alan bir öyküye vardı. Bittiğinde her şeyi başlatan sahne hikayede yoktu.

Ama asıl nokta şu: Raylara o biçimde bakabilecek bir kadının öyküsüydü bu. Bir resimden çıkmış ve ruhen o resme sadık kalmıştı.

Aklın beyazperdesinde bir fotoğraf belirmişse öykü zaten hazırdadır o resmin içinde: bir yaşanmışlık parçası akıp gelmiş resmedilmiş o anı yaratmıştır.

Yaşlı bir adamın dudakları aralanır "Rosebud" sözcüğü duyulur elindeki oyuncak küre yere düşer yuvarlanır... Sahnenin son resmi o genel plan dikkatle incelendiğinde Kane'in karakterine ilişkin binlerce bilgi ediniriz üstün yapıtların böyle bir gücü vardır. Bundan sonrası kolay: karakter varsa hikaye de var demektir... İyi olduğuna inanan bir senarist göğsünü gere gere şöyle haykırabilir: "Bana bir karakter verin sinema dünyasını yerinden oynatayım!..."

Film hikayesi yazmanın çok pratik bir formülü şu olabilir: Sağlam iki karakter yaratın karşılaştıkları anda unutulmaz bir öykü başlayacaktır.

"Butch Cassidy And The Sundance Kid-Sonsuz Ölüm" ya da "The Good The Bad And The Ugly-İyi Kötü Çirkin" filmleri bu cümlelerin içerdiği doğruya tanıktırlar.

Aklın aynasından yansıyan bir görüntünün irdelenmesi... Ama insan aklı binlerce görüntüyle doludur en azından bellek imajlarla çalıştığı için binlerce anı parçacığıyla...

İyi ya işte bunların herhangi biri bir film öyküsünü başlatmaya yeterli olabilir. Tek gereken başlangıç için neyi seçeceğini neye itaat edeceğini bilmek ve sabırlı olmaktır.İlk başta seçim kolay değildir elbet ama çok sağlam bir rehberi vardır: yazarın kendisi... Yaşam ve yazar dünya güzeli bir çifttir yaşam yazarı döller yazar içindeki öyküleri doğurur. Aslında "yaratmak" sözcüğüyle kastedilen keşfetmek açığa çıkarmak kayda geçirmektir.

Her şey bir senaryoyu başlatabilir başlama atışını duyan beyin harekete geçer sahnelerden repliklere düşsel yüzlerden ürkütücü imajlara sıçrayarak ilerlemeye koyulur bir tren misali "sinopsis" "tretman" gibi tuhaf isimleri olan istasyonlar arasında sarsıla sarsıla gider benzersiz bir serüveni ilmek ilmek dokur tükenir... tükenir..

Ama öncelik hep öyküdedir çünkü filmler öyküler üzerine inşa edilirler. Sağlam bir öykü ise -tüm sinema tarihinin de gösterdiği gibi- az bulunur bir nesnedir çünkü benzersizdir... Başlangıçta senaristin elinde bulunan parçacıklar belki bir görüntü ya da birkaç replik zavallı yazar elindeki tek bir parçacığın bile bütünün özelliklerini taşıdığını kavrayana kadar uçsuz bucaksız bir otlakta oynaşan vahşi atlar gibi beyninde döner durur. Eyerlemek olanak dışıdır çıplak sırtlarına binme cesaretini göstermek ve orada sonsuza kadar sürmüş gibi gelen birkaç dakika boyunca kalabilmek gerekir. Usta rodeocuların elinde o parçacıklar eninde sonunda uysallaşır gizlerini açığa çıkarmaya boyun eğerler.

Fakat süreç nasıl da karmaşıktır her şey her yere ait gibi görünür eldeki malzeme sanki birbirine pek az benzeyen onlarca öyküye de uygundur ne yönden ilerleyeceğinizi bilemezsiniz. Öykü kâh vardır kâh sisler ardında kayboluverir her şeyin arap saçına dönmesi an meselesidir; açılışı yapacağı sanılan öğe gidip finale yerleşebilir bir diğeri doğduğu an eski bir yaratının kardeşi olduğunu haykırır oysa yazar onu uzak bir kuzen olarak bile değerlendirmemiş bir başka senaryoya ait sanmıştır.

Yazarı kendi niteliklerinden kuşkuya düşüren sarsıcı süreçlerin ilki böyle yaşanır. Bir sınıf dolusu çocukla baş başa kalmışsınızdır falanca replik üstü başı kir pas içinde okula gelen bir afacandır çekidüzen vermek zordur. Filan karakter dersine çalışmaz üstelik sözlüde bir bilge gibi susar oysa sözlerine ihtiyacınız vardır. Bir tema parçacığı hep okul birincisi olan çocuk kılığındadır öneminin bilincindedir kraldan çok kralcı kesilir daha çok öğrenmek için yapıp tutuşur yerli yersiz sorularla hocasının ustalığını sınamaya kalkışır arkadaşlarını acımasızca yargılar.

Biri sınıfta uçurtma uçurur bir başkası altınıza raptiye koyar arkanızı döndüğünüz an sınıfta bir vaveyla kopar... Onları mezun edeceğiniz (başkalarının beğenisine sunabileceğiniz) günün hayaliyle uğraşıp durursunuz... Ve sık sık bırakın mezun olmayı okuma yazma öğrenmeyi bile başaramayacaklarına inanırsınız.

Sabretmek gerekir. O taraftan olmuyorsa öteki yandan yaklaşırsınız çocuklara onları dinlemeyi öğrenir anlamaya çalışırsınız. Çünkü seversiniz onları "mürüvvetlerini görmek" için yanıp tutuşursunuz. Vazgeçmek onlara ihanettir siz olmasanız onlar da olamayacaklardır uğraşmak zorundasınızdır.

Maalesef senaryo yazmanın bir başka yöntemi henüz bilinmiyor: sorularla tasarlamayla keşfetmekle uydurmakla geçen binlerce saatten sonra bir de harfleri yanyana dizip sözcükler cümleler sahneler oluşturmanız okudukça dünyanın en iyi senaristi olduğunuza kanaat getirip bir sonraki sayfada kendinizden nefret etmeniz defalarca değişiklikler yapmanız gerekiyor.

Ve sonra yapımcının yönetmenin oyuncuların soruları hatta değişiklik talepleri gelir...

Aylarca süren angarya benzersiz bir hamallık!..

Senaryo yazmak angaryadan mazoşist bir zevk almaktır.

Tema filmleri de vardır kuşkusuz ama onlarda da süreç aynıdır. Kieslowski ile senaristi Krzystof Piesiewicz özgürlük teması üzerine kuracakları filmin öyküsünü tartışmak için bir araya geldiklerinde yine ortada birkaç kırıntı dışında bir şey yoktu. Belki biri "Üç Renk: Mavi" filmini hapisten çıkan bir adamla başlatmayı önermiş bile olabilir. Herhalde özgürlük temasını saatlerce tartışıp sanat alanına yoğunlaşmaya karar vermişlerdir. Öykünün ucu o sıralarda görünmüş olsa gerek.

Bazende ortaya bir fikir atılır örneğin bir stüdyo yöneticisi bir senaristi arayıp "çılgın sevimli dağınık bir polisle düzenli saygın aile babası olan ortağının macerasını ele alan bir film yapalım" diyebilir belki "Lethal Weapon-Cehennem Silahı" filmine böyle başlanmıştır ama dikkat telefon konuşması sürerken ortada hâlâ öykü yoktur.

"Leoparın Kuyruğu"nun yaratıcısı kimi röportajlarında "yapımcı Turgut Yasalar senarist Turgut Yasalar'a az mekanlı az kişili bir öykü siparişi verdi" diyor. Güzel cümle hoş bir gerçeği dile getiriyor: sipariş anında öykü yok henüz senarist çalışıp hazırlamış.

Biraz farklı bir örnek: Robert Altman'ın "The Player-Oyuncu" filminde 5-6 cümleyle dinlediği öyküler arasından seçim yapmakla yükümlü olan stüdyo yöneticisi Tim Robbins'e bir senarist şunu önerir: "'The Graduate-Aşk Mevsimi'nin devamını yapalım'. Ortada yine öykü yoktur ama daha net bir şeyler vardır bir Hollywood stüdyosunun yöneticisi "The Graduate 2"nin içermesi gereken öğeleri ezbere sayabilir.

Demek ki film öyküsü yazmanın tek yolu bir imgenin peşine takılıp narin bir kelebek gibi o daldan ötekine uçmak değildir. Belirli bir tarif bir sipariş üzerine öykü yazılabilir. Aslına bakılırsa bu yöntem endüstri için çok gereklidir. Çünkü sinema filmleri yapımcılar tarafından... seyirci için yapılır. Senaristler tuhaf yaratıklar oldukları için de yapımcılar onların keyfine kalırsa endüstrinin batacağını bilirler.

Yapımcı daha da enteresan bir yaratıktır varoluşunun anlamını eldeki senarynonun tarihin o döneminde seyirci nezdinde bir karşılığı olup olmadığı sorusuna dayandırır çünkü harcayacağı milyarların geri dönmesi kaygısını taşımaktadır. Film yapımı sırasında paranın her gün oluk oluk akıp gidişini izlemek insanın ruhunu zedeliyormuş öyle söylüyorlar bu doğruysa yapımcı da kendince haklıdır.

Bu haklılığın bilinciyle bazen şöyle cümleler ediverir: "Tom Cruise ve Nicole Kidman için bir aşk filmi yazsana bana."

"Stephen King'in Hiddet isimli öyküsünü Türkiye'ye adapte edelim. Fakat telif ödemek istemiyorum ona göre öyle uyarla ki onun olduğu anlaşılmasın." &nbs p; Nasıl yani?..

Böyle zamanlarda kafası sanat düşleriyle dolu olan genç senarist ustası David Mamet'in sözünü anımsar: "Yapımcıların sanatla ilişkisi giyotinin hukukla ilişkisine benzer."

Hangi yöntemle yazılırsa yazılsın neye hizmet ederse etsin sonuç olarak öykünün kimi özellikler taşıması gerekir. Şu soru önemlidir: bu hikayenin bir proje olarak değeri ne?

Dünyanın en güzel öyküsünü yazmış olabilirsiniz bir proje olarak değeri azsa filmin yapılabilmesi için para bulunamaz hadi yapıldı diyelim seyirci gelmez. Endüstri denen masal devi ise seyirciyi getiremeyen projelerden hiç hazzetmez.

Sinema pahalı bir sanattır o filme yatırılacak paranın ağırlığını senaristin duyması gerekir her şey bir yana iki senaryosu iş yapmazsa üçüncüsünü kimseye kabul ettiremeyeceği için.

Etkilendiğiniz herhangi bir şeyden hareketle senaryo yazmak şiirsel bir süreçtir proje kavramını temel almak ise mimari tasarımlara benzer. Kuşkusuz yaratıcı bir iştir ama yapılacak binanın öncelikle kimi ilkel gereksinimlere cevap vermesi gerekir: dünyanın en güzel köşkünü içine tuvalet koymadan inşa etmek kime ne kazandırır ki?

Bu yüzden senaristin yaratma esrikliğini doğum sancılarını kendini Tanrı gibi hissetmeyi falan bir yana bırakıp bitirdiği öykünün bir proje olarak değerini amansız bir sorgulamadan geçirmesi gerekir: bu fikirden bir senaryo olur mu? Nasıl bir film çıkar? O filmi ben izlemek istiyor muyum? Birisi çekmek isteyecek mi? Böyle bir filme hangi nedenle olursa olsun ihtiyaç var mı? Yapımcı bu senaryoya neden para yatıracak?
*ALINTI

19/3/2009

Ludvig Van Beethoven -Mason muydu?

Ölümsüz dâhi Beethoven'in Mason olup olmadığı konusunda bir belgeye sahip değiliz. Müziği ile evrensel boyutlara ulaşmasını asırlardır sürdüren ve de sürdürecek olan, ışığını taşıyan ellere hayat veren, insanlığa müziği ile hizmet eden, bizlere yaşama sevincini sunan, insan ve Tanrı sevgisini gösteren, insanları kardeş olmaya çağıran Beethoven Üstat, Masonluğun bu ana felsefesinin bilincinde olup da, kanıtlanmamış bir belge ile Masonluğun dışında kalamazdı diye düşünebiliriz. Yaşadığı döneme bir göz atacak olursak, çağdaşı besteciler, yakın dostları Mason Locasının üyeleri bulunmaktaydı. Örneğin Dr. VVegeler, Masondu. Wegeler ile o kadar yakın dosttu ki, yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu.

" .... Sizleri yine göreceğim, hepimizin babası olan Rhin'i tekrar selamlayacağım günün, hayatımın en mutlu günlerinden biri olacağına şüphem yok. Yalnız kulaklarım, işte onlar gece gündüz vınlayıp duruyor, iki yıldır insan içine çıkamadım, çünkü insanlara ben sağırım diyemezdim. Başka bir meslekten olsa idim, mesele yoktu fakat benim için, benim mesleğim için bu feci bir durum."
Mason besteciler Haydn, Leopold Mozart, Wolfgang Amadeus Mozart, Franz Abt, Hummel, Meyerbeer acaba birbirlerini etkilemişler midir? Özellikle Mozart ile olan işbirliğinde Beethoven'e olan hayranlığından dolayı Mozart Biraderin "Bu adama dikkat edin. Dünyaya kendisinden söz ettirecektir." demesi ne denli anlamlıdır? Ortak hatlarda birbirlerine çok yaklaşan Mozart ve Beethoven Masonik eserler bestelenmesinde de bir ortak payda yakalamışlardır. Mozart'ın "Masonik Müzik" çeşitlemelerinin yanı sıra "Sihirli Flüt" gibi Masonik bir opera bestelemesine karşın Beethoven 'de "Bir Masonun Tekris Töreni" ile "Masonik Sualler" (Maurerfragen) adlı koroya eşlik eden bir lied bestelemiştir. Sözlerinin kendisine ait olmadığını belirten besteci, lied'in müziğinin kendisine ait olduğunu yine Dr. Wegeler'e yazdığı bir mektubunda dile getirmektedir. Beethoven'in ilk hocası saray orgcusu Christian Gottlieb Neefe'dir bir Masondu ve Mozart'ın da ilk hocası Neefe'dİr. Beethoven hiç evlenmemesine karşın, kadın güzelliğine karşı çok hassastı. Pek çok aşk yaşamış, aile kavramına hep değer vermiştir. Tek operası olan "Fidelio" da bu kavramı açık olarak görebiliriz. Eş sevgisine verdiği önem, fedakârlık, vefa, sonsuz sevgi ve eşler arasındaki saygı operada doruk noktasındadır. Evlat edindiği yeğeni Cari, bir söylentiye göre kendi çocuğudur. Aslında bütün sevgisini vermek istediği Cari yüzünden yediği acı tokattan ötürü zindan olan, yalnızlığa mahkûm bir ömürdür, Beethoven'in tüm yaşamı. Üzerine bir de sağlık problemleri eklenince yaşam, bir acı yumağıdır. Bütün bu olumsuzluklara karşın intihar etme düşüncesinin karşısında şöyle demektedir. "Yalnız sanot alıkoydu beni. Yaratmam gerektiğine inandığım her şeyi meydana getirmeden ölmeyi göze alamadım." Senfoniler döneminde üzerine en çok konuşulanı mutlaka 9. Senfonidir. Aslında senfonide anlatılan bir insandır. Bir sevinç kutlanır Schiller'in şiirinde. Beethoven, Schiller'in metninden ayrılarak hayatı dile getirir. Melekler korosu, insanları yeryüzünde bir armağan bekleyerek, cesaretle acı çekmeye davet etmektedir. Kini, intikamı unutalım, düşmanlarımızı affedelim. Yaşanan sevinç, insanlığı kendi yurdu olan insanlık cennetine götürmektedir. Cennet, insanın kendi aklı ile uğraştığı, bütün İnsanlar doğa ile birleşip Tanrı katına varana dek, bir öpüş içinde kucaklaşır ve evrenin sırrına varırlar. Bunu kendi aklı ile yaratır insanoğlu... Senfoni tüm senfonilerden insan sesinin eklendiği, koro ve solistlere yüreğini açmış tek senfonidir. Tüm İnsanların Kardeş olmaları düşüncesi Masonluğumuzun ülküsü değil midir? 1770 - 1826 yılları arasında yaşamış Beethoven'in kendi yaşam olumsuzluklarına, ıstıraplarından kaynaklanan duygularını müziğine yansıtmasıyla evrensel boyuta ulaşan bu deha için sanat şöyle ifade edilebilir. "Söylendiğine göre sanat uzun, hayat kısa imiş. Bence asıl uzun olan hayat, kısa olan
sanattır."


Kaynak : Tesviye


 

18/3/2009

Labirent


 

Beynimin labirentlerini

Bir fare kemirir

Sen gittiğinden beri
Soğuk duvarlara çarpar nefesim
Işıksız kaldığım odalarda

Geceleri
Evlerin hüzünlü, yosun tutmuş
Duvarları arasında yürürüm
Dile gelseler seni anlatırlar bana

Saksı saksı çiçek ektim
Sana çıkan tüm yollara
Pembe begonya, kırmızı sardunya
Tuttum kolundan
Martılar getirdim
Başının üstündeki semadan

Sarı ışık sızar pencerelerden
Siyah gölgen taşar
Küpür perdelerden
Yüzünü görmesem de ben
Seni anlatır bana nasıl olsa

Begonya
Martı ve Sardunya

Ebru Verity


17/3/2009

Bush iste....

Bush ve Powel bir barda oturuyorlarmış. İçeri bir genç girmiş ve bunları görünce şaşırmış.
"Hey siz ne yapıyorsunuz burada" diye sormuş.
Bush da:"Üçüncü Dünya Savaşı'nı planlıyoruz"diye cevaplamış.
Şaşıran genç, "peki nasıl olacak?" diye sormuş.
Bush: "10 milyon Iraklı ve bir araba tamircisini öldüreceğiz" demiş.
Genç, "araba tamircisini niye öldüreceksiniz?" diye şaşkınlıkla sormuş.
Bush Powel'e dönerek: "ben sana demedim mi on milyon Iraklı'yı öldürürsek kimse umursamaz diye."

17/3/2009

Gizli Dunya Imparatorlugu

Jim Marrs 'Gizli Dünya İmparatorluğu'nda, komplo teorisi denilen ve şu ana kadar bilinen tüm saçmalıkları bir araya getiriyor

'Komplo teorisi' sıkça ve değişik anlamlar yükleyerek kullandığımız kavramların başında geliyor. Farklı birçok şeyi 'komplo teorisi' adı altında toplamayı milletçe seviyoruz. Ama söz konusu basitleştirme merakı aynı zamanda birçok hatanın da nedenidir. Bu yüzden Pokemon'un Japonca 'Ben Yahudiyim' demek olduğunu ileri sürenlerle ABD'nin Ortadoğu'daki planlarına dikkat çekenleri aynı kefeye koyuyoruz. Komplo ile dünyanın ancak komplolarla anlaşılabileceğini söyleyen anlayış iki farklı şeydir. Yakın tarihi ve bugünü ABD kökenli komplolarla uğraşmaktan ibaret olan bir ülkede elmalarla armutları birbirinden ayırmak gerekiyor.
Jim Marrs'ın Truva Yayınları'ndan çıkan Gizli Dünya İmparatorluğu isimli kitabı söz konusu karışıklığı giderecek gibi görünüyor. Yazar çalışmasında 'komplo teorisi' denilen ve şu ana kadar bilinen bütün saçmalıkları daha da saçma bir plan çerçevesinde bir araya getirmiş. Kitabı okurken komploculuğun gündemdeki olaylarla ilgili yalan yanlış açıklamalar yapmaya çalışmaktan öte bir dünya görüşü olduğu iyice belirgin bir hâle geliyor. 'Komplo teorileri'ni çeşitli mistik grupların siyaseti yorumlayış biçimleri olarak algılamak gerekiyor.
Jim Marrs tam da bu tanıma uyan çok renkli bir kişilik. Belki bu yüzden tanıtımı da bir hayli renkli. Kitabın arka sayfasında "New York Times'ın çok satan yazarlarından" diye bir bilgi veriliyor. New York Times'ın bir gazete olduğu düşünülürse Marrs'ın nasıl olup da bir gazetenin en çok satan yazarı olabileceği sorusu kafa karıştırıyor. Başka bir kitabından: "JFK' filminin senaryosu hazırlanırken yararlanılmış ama asıl uzmanlık alanı UFO"lar. İnternetteki kişisel sayfası uçan dairelerle ilgili bir kliple açılıyor. Marrs'ın uzaydan gelenlerle ilgili henüz dilimize çevrilmemiş bir kitabı da bulunuyor. Uzaylılardan haber gelmediğinde Tapınak Muhafızları'nın son durumu ile ilgili bilgiler veriyor.

Uzaylılar ve devrimler
Marrs kitabının başında CFR, Bildenbergler gibi gizli örgütlerin varlığından ve bunların gücünden bahsediyor. İnsanın aklına 'Ne var bunda?' sorusu gelebilir. Bu türden örgütlenmelerin varlığı ve emperyalist politikaların belirlenmesinde bir rolleri olduğu biliniyor. Ama Marrs bir doğrudan bir histeri çıkartarak 'komplo teorileri'nin malumun abartılmasından çok daha başka bir şey olduğunu gösteriyor. Ona göre bu gizli örgütlerin amaçları bir dünya hükümeti kurmaktır. Söz konusu amacın kökeni masonluk, İlluminati gibi örgütlere dayanıyor. Günümüzdeki küreselleşme, ulusal devletlerin küresel bir yönetim için tasfiyesi ve 'Yeni Dünya Düzeni' gibi olgular aslında bu gizli örgütlerin yüzlerce yıl süren çabalarının sonucu meydana gelmiştir.
Marrs'a göre yeryüzündeki bütün devrim, savaş ve çatışmaların ardında bu örgütler bulunmaktadır. Söz konusu komplo örgütlerinin kökeni tarih boyunca faaliyet göstermiş kadim gizli örgütlere dayanıyor. Bu geleneği Doğu'da tanıştıkları İsmaililer gibi Batınî akımlardan alarak Avrupa'ya getirenler Tapınak Şövalyeleri'dir. Bu örgüt üs olarak kullandığı Süleyman Tapınağı'nda bulduğu belgeler ve kanıtlar sayesinde İsa Peygamber'in soyunun yaşadığını ve buna benzer gizli bilgileri öğrenmiştir. Örgütün gücünden ve elindeki sırlardan ürken Vatikan ise Fransız Kralı IV. Philip'in de yardımıyla Tapınak Şövalyeleri'ni yok etmeye çalışıyor. Ama Tapınak Şövalyeleri, İskoçya'ya kaçıp burada masonların arasında saklanıyor. Yine bu gelenek tarafından oluşturulan İlluminati de aynı yolu izliyor. Her ikisi de girdikleri örgütleri bir süre sonra ele geçiriyor ve Vatikan'dan intikamlarını almak için uğraşıyorlar. Fransız ve Amerikan Devrimleri masonların bu uğraşları neticesinde gerçekleşiyor. Aynı örgütler Birinci Dünya Savaşı'nda ve Ekim Devrimi'nde de büyük rol oynuyorlar. Marrs'a kül yutturmak mümkün değildir. Komünistlerin amaçlarının İlluminati ve masonluğun amaçlarıyla örtüştüğünü hemen anlıyor. Ona göre Karl Marx, İlluminati üyesidir, CFR'de Lenin'i desteklemektedir. Bu kadarla kalsa iyi. Naziler de aslında bu gizli örgütlerin planları sonucunda başa geçmişlerdir.
İş bütün bu fesat yuvalarının peşinde olduğu büyük sırrı açıklamaya geldiğinde artık Marrs'ı tutmak mümkün değildir. Bu noktadan sonra yazarın söyledikleri siyasetten çok tıbbı ilgilendiriyor. Ona göre heretik bir Musevi olan İsa söz konusu bilginin en azından bir bölümüne sahiptir. Bu bilgi Sümer mitolojisinde gizlidir. Marrs'a göre Güneş sisteminde şimdiye kadar görülmemiş bir başka gezegen daha vardır. Mayaların da bildiği bu gezegene Sümerler Nibiru, Babilliler ise Marduk demektedirler. Günümüz astronomlarının ellerindeki bütün imkânlara rağmen göremedikleri için bir şey diyemedikleri bu gezegenin sakinleri binlerce yıl önce dünya üzerindeki canlıların DNA'larıyla oynayarak insanı yaratmışlardır. Her 3600 küsur senede bir dünyaya yaklaşarak 'Nuh Tufanı' gibi büyük doğal afetlere yol açan Marduk en son marifetlerini İ.Ö. 1649'da göstermiştir. 2012 yılında Marduk tekrar dünyaya yaklaşacak ve olanlar olacaktır.
Bu müthiş bilgiyi başta Vatikan olmak üzere kurumsallaşmış dinlerin otoriteleri ile ABD de bilmekte ve bir paniğe yol açmamak için bunları gizli tutmaktadır. ABD bu 'büyük kaos'ta açıkta kalmamak için şimdiden su ve enerji kaynaklarını ele geçirerek 'Yeni Dünya Düzeni' projesini gündeme getirmiştir. Beyaz Saray'daki Evangelistlerin ve Yahudilerin ittifakı bu yüzdendir. Irak'taki müze talanının nedeni de aslında konu ile ilgili mistik belgelerin ABD tarafından toplanmak istenmesidir.

Komploculuk ve sistem
Gizli Dünya İmparatorluğu sayesinde birkaç şeyi birden anlamak mümkün hâle geliyor. Birincisi, komplo teorileri, ülkemiz basınında çokça iddia edildiği gibi bizlere ve diğer Doğulu toplumlara has şeyler değildirler. Hemen hepsi Batı'da üretiliyor ve büyük bir rağbet görüyorlar. Bizdekiler daha çok ikinci el çalışmalardır. Nitekim Marrs'ın kitabını okurken son birkaç yıldır bizde de piyasaya sürülen tuhaflıkların asıl kaynağı ortaya çıkıyor. İkincisi; komplo teorileri aslında eleştiri adı altında sistemin değişmezliğini propaganda ediyorlar. Marrs'a göre sınıf ayrımlarını bile kasıtlı olarak sürdüren gizli örgütler o kadar güçlüdürler ki sisteme muhalefet bile onlar tarafından pompalanmaktadır. Dolayısıyla sistemi değiştirmek mümkün değildir. Eğer dünya üzerinde neredeyse bütün teknolojik gelişmeler ve siyasal hareketlenmeler uzaylılarla gizli örgütlerden oluşan bir şer cephesi tarafından yönetiliyorsa, bu durumdan mağdur ve mustarip insanlara düşen şanslarına küsmektir. Zaten niye karşı çıkılsın ki? ABD emperyalist emelleri yüzünden değilde ileride oluşabilecek bir kaosu engellemek gibi ulvi bir amaçla işgallere girişiyorsa buna karşı çıkmanın mantıklı bir tarafı yoktur. Ama Marrs gibilerle tartışırken mantığa başvurmanın pratik bir yararı yok gibi görünüyor.

Haluk Hepkon


16/3/2009

Cocugunuz bitlendi mi ? Korkmayın


Bitlenme nedir?

Bit,genellikle saçlı deriye yerleşen ve kaşındıran küçük bir parazittir.Küçük, beyaz renkli yumurtaları (sirke) da saç köklerine yapışır. Çok kolay bulaşır. Bu nedenle çocuğunuzda bit varsa bütün aile bit açısından araştırılmalı ve arkadaşlarının anne, babaları uyarılmalıdır.

Belirtiler

- Başta kaşıntı
- Saçlara, köke yakın yerlerde iyice yapışmış küçük beyaz noktacıklar
- Kafa derisinde kırmızı böcek ısırığı izleri

Ne yapmalı?

- Eczaneden bitlere karşı kullanılan bir losyon alın. Bunu çocuğun başına sürüp açıklamasında yazılı süre kadar bekletin. Bu süre genellikle birkaç saattir.
- Çocuğun saçlarını, yıkayıp duruladıktan sonra ölü bit ve sirkeleri ayıklamak için özel bit tarağıyla tarayın. Bitleri bütünüyle temizlemek için bu uygulamayı üç gün arayla, iki üç kez tekrarlamak gerekebilir.
- Çocuğun tarağını, saç fırçasını ve başlıklarını bit losyonuyla yıkayın ya da bunları bir naylon torbaya koyarak on gün bekletin. Bit ve sirkeler ölecektir.
- Çocuğunuz yuvaya ya da okula gidiyorsa ilgililere haber verin. Bitler ve sirkeleri bütünüyle temizlenene dek çocuğu evde tutun.



« Önceki ::