Demenza - Delilik gecici, pısmanlık kalıcıdır

21/3/2009

Siteler

Polilla Kitap Kulubu

http://www.takeawaykitap.com

Kıbrıs'da hızmet veren bir sirket. Sitenin design'i cok hosuma gitti

Leah Jewellery

http://www.leahjewelry.com

Takı tasarımı

Get Decoration

http://www.getdecorating.com

Dekorasyon

Martha Stewart

http://www.marthastewart.com

Yemek ve Ev





21/9/2007

Tatil mi? Hawai'ye ne desiniz?





2/5/2007

Uyanan Ejderha Çin - 3.bölüm

Mao: Kurucu Başkan

Tiananmen Meydanı'nda bize tepeden bakan Mao, halk arasında tüm saygınlığını sürdürüyor.

"Mao bizim kurucu Başkanımız" diyorlar ve büyük saygı gösteriyorlar.

Entelektüeller arasında Mao konusundaki fikir ayrılığı hemen dikkati çekiyor.

Bir bölümü açık açık, artık Mao'nun ve onunu dönemindeki ideolojinin bütünüyle aşıldığını, zaten o dönemde pek çok da hata yapılmış olduğunu söylüyor.

Kendilerini Maocu diye tanımlayan ve Kültür Devrimine katılmış olanlar ise bugünkü Çin'i Mao'nun kurmuş olduğunu, yönetimin hâlâ onun düşüncelerinden esinlendiğini belirtiyor.

Fakat en şiddetli Mao taraftarları bile, onun eninde sonunda bir köylünün oğlu olduğunu, dolayısıyla vizyonunun sınırlı kaldığını söylüyor.

Tabii bütün bu tartışmaların arka planında Çin'i bugün Komünist Parti'nin yönettiği, bütün yöneticilerin parti üyesi olduğu ve "denetimli özel girişim ve özgürlük" ideolojisinin parti tarafından belirlendiği gerçeği yatıyor.

1,3 milyar köylü kökenli insanı bir toplumsal proje çerçevesinde dönüştürmek ve bunun ideolojisini de herkesi kucaklayacak ve "Küreselleşen dünyaya uyum sağlayacak" bir biçimde oluşturmak inanılmaz derecede zor bir iş.

Ama Çin Komünist Partisi bunu becerecek gibi görünüyor.

Kiminle konuşsam, geleceğe umutla bakıyor.

Çin yönetimi, halktaki en önemli "dönüşümcü ögeyi", umudu iyi keşfetmiş ve iyi yönetiyor.

Daha sonra bu konuya yine döneceğim.


Yasak Kent ve İmparatorun Sarayındaki İlginç Ayrıntılar ve Bir Çin Efsanesi

İmparatorun kışlık sarayı Tiananmen Meydanı'nın hemen arkasında: Yasak Kent.(Aslanların biri erkek biri dişi. Erkeğin ayağının altında dünyayı simgeleyen bir top, dişinin ayağının altında bir bebek. Imparatorun Sarayı, her biri tek bir ağacın gövdesinden yapılmış olan kalın ahşap sütunlar üzerine kurulu gölgeliklerle çevrili. İşçiler önce ağaçları keserler, sonra da yağmur yağsın da oluşan sellerle bu kocaman gövdeleri nakletsinler diye beklerlermiş. (Her biri bir ağaç gövdesi olan direkler. Ancak sel suyu ile nakledilebilecek kadar büyük.)

İlginç bir nakletme yöntemi: Tümüyle doğal.

Sarayda dikkati çeken ön önemli özelliklerden biri de kocaman su kazanları.

Bu kazanların ikisi som altın.(İçinde su toplanan kazanlar. Efsanenin başlangıcı)

Birkaç tane bronz var.

Geri kalanları bakır.

Kuraklığa karşı İmparatorun aldığı bir önlem.

Tabii bu kocaman kazanları görünce hemen aklıma eski bir Çin efsanesi geliyor:

Müneccimleri İmparatora yedi gün yedi gece sağanak yağmur yağacağını, suların her tarafı kaplayacağını ve büyük bir tufan olacağını, bu yağmur suyundan içen herkesin aklını kaçıracağını söyler.

İmparator bunun üzerine büyük su kazanları yaptırır ve içlerini suyla doldurur.

Tufandan sonra, sarayda yaşayanlar sadece bu sudan içer.

Halkı ise artık bütünüyle tufandan sonraki suyu içtiği için aklını kaçırmıştır.

Bir süre sonra, saraydaki sular azalmaya başlar ve İmparator kendisinden başka kimsenin depolanan sudan içmesine izin vermez.

İmparatorun çevresindekiler de çıldırır.

Halkı ve bütün adamları çıldırmış olan İmparator, sonunda herkesin deli olduğu bir dünyada tek akıllı kalmaya dayanamaz, "Getirin şu sudan bir bardak da ben içeyim" der.

Ve rivayet edilir ki o günden sonra bütün dünya çıldırmıştır ama herkes deli olduğu için kimse bunun farkında değildir.

Bence Çinlilerin espri anlayışını yansıtan bir efsane bu.

İmparatorun sarayında dikkatimi çeken bir başka ayrıntı, merasim salonunun, İmparatorun, İmparatoriçenin doğum günü kutlamaları ve sınav kazanan memurlara verilen ödüllerin törenleri için kullanıldığının anlatılmasıydı.

"Sınav kazanan memurlar" tanımlaması bana Çin sarayında da Osmanlının Enderun'u gibi bir eğitim sürecinin olduğunu düşündürdü.

Galiba "Mandarinlerin" eğitimi ile bizim Enderun'da yapılan eğitim, bir İmparatorluğun gerek duyduğu kadroların hazırlanması bakımından bir benzerlik taşıyor.

Prof Dr Emre Kongar




26/4/2007

Uyanan Ejderha Çin 2.Bölüm


Pekin 2008 Olimpiyatlarına Hazırlanıyor

Son derece modern ve etkileyici Pekin havaalanında, Rachel ile birlikte bizi bekleyen minibüse biniyoruz.

Çince Mütercim-Tercümanlık Bölümü'nü kurmuş ve eğitime başlamış olan Okan Üniversitesi'nin Danışma Kurulu Üyesi Güven Terzioğlu ve eşi ile birlikte, dört kişilik heyetimiz, rehberimiz Rachel'in önerisini kabul ederek, otele bile gitmeden önce, ünlü Tiananmen Meydanı'nı ziyaret etmeyi istiyor.

Yol yorgunluğunu ve uçuş sersemliğini üzerimizden atamadan kendimizi dünyanın en büyük medyanı Tiananmen'de buluyoruz. (Rachel ve ben Tiannamen meydanında. Başkan Mao'nun resmi bize bakıyor.) Meydan 1989'daki öğrenci ayaklanmasıyla ve bu ayaklanmanın kanlı bir biçimde bastırılmasıyla bütün dünyanın gündemine oturmuştu.

Havaalanından Tiananmen'e giderken hepimizin dikkatini komünist dönemin en belirgin özelliği olan geniş bulvarlar çekiyor.

Yeni Pekin bu bulvarlar üzerine inşa ediliyor.

Dikkatimizi çeken ikinci bir nokta yeni inşaatların çokluğu.

Hemen hemen her yerde yükselen yeni gökdelen inşaatları Pekin'i büyük bir şantiyeye çevirmiş.

Zaten genel görünüm olarak Pekin'in büyük bir Avrupa hatta bir Amerikan kentinden pek farkı yok.

Hiç kuşkusuz bir dünya metropolü.

2008 olimpiyatlarının bu kentte yapılacak olması, büyümeye yeni bir ivme kazandırmış.

Pek çok spor tesisiyle birlikte, ikinci bir havaalanı inşası da başlamış.

Olimpiyatlar konusunda tanıtım etkinlikleri şimdiden başlamış.

Öyküsünü ilerde anlatacağım Pekin'deki resmi öğlen yemeğinden sonra ev sahibimiz Wang Yansheng bize Pekin Olimpiyatları'nın simgesi olan bebekleri armağan ediyor.

Beibei, Jingjing, Huanhuan, Yingying, Nini adlarını taşıyan bu beş sevimli bebeğin isimleri yukarıdaki sırayla okunduğu zaman Çince'de "Olimpiyatlara hoş geldiniz" anlamı çıkıyor.(Pekin olimpiyatlarının simgeleri sevimli bebekler adlarıyla Çince, size hoş geldiniz diyor)

Tiananmen Meydanında Saat, Kırmızı Kitap ve Olimpiyat Şapkası

Efsanevi Tiannamen meydanında müze binasının duvarını kaplayan koskoca bir Mao resmi karşılıyor bizi.

Etrafımız derhal seyyar satıcılar, dilenciler ve hatta yerli Çinli turistler tarafından sarılıyor.

Dilenciler ve seyyar satıcılar yapışkan, yerli Çinli turistler saygılı ve mesafeli.

Satıcılar dört mal pazarlıyor:

Mao'nun özdeyişlerinden ve düşüncelerinden oluşan ünlü Kırmızı Kitap.

Her marka taklit saat.

Üzerinde Pekin 2008 yazan (tabii Beijing 2008 yazıyor aslında) olimpiyat şapkaları.

Tiananmen Meydanı ve öteki turistik yerlerin fotoğrafları.

Böylece olimpiyatların Çin ekonomisine etkisinin tüketiciye yansıyan somut örneği ile daha otele gitmeden Tiananmen Meydanında karşılaşıyoruz; her türlü olimpiyat ürünleri Çin pazarının canlanmasına ve genişlemesine katkıda bulunuyor.



Devam Edecek...

Prof.Emre Kongar



23/4/2007

Uyanan Ejderha -Çin (1. Bolum )


Çin efsanelerinde, yedi farklı hayvanın özelliklerini kendinde toplamış olan ejderha, gücün, kuvvetin, şansın ve mutluluğun simgesi.

İmparatorun gücünü de simgeliyor.

İmparatorun, ejderhanın oğlu olduğuna inanılıyor.

Yeşim taşından yapılmış ejderhanın oğlu motifli bileziklerin insanı kötülüklerden koruduğuna inanılıyor.

Onbeşinci yüzyılda inşa edilmiş olan Yasak Kent'i, imparatorun sarayını gezerken, eşim hemen bir tane bu bileziklerden alıp koluna takıyor.

Çinliler, tarih ile ticareti, kültür ile alış verişi bütünleştirmeyi çok iyi becermişler.

Her kültürel ve tarihsel alanda müthiş bir ticaret var.

Yine imparatorun simgesi olan aslan heykelleriyle, ejderha motifleri ve heykelleri her yerde.(Aslan ve Ejderha her yerde. Meydanlarda, saraylarda, çatılarda.)

Çin aslında dev bir ejderha.

Nüfusu Türkiye'nin nüfusunun yaklaşık yirmi katı; 1,3 milyar tahmin ediliyor.

Yüzölçümü Türkiye'ninkinin oniki katından fazla; 9 küsur milyon kilometrekare.

Yani Anadolu Kaplanlarının ülkesinden yaklaşık oniki kat daha büyük ve yaklaşık yirmi kat daha kalabalık bir ejderha ülkeden söz ediyoruz.


3 Dolara Marka Saat Nasıl Satılır?

Köylülük ile kentliliğin, tarım kültürü ile endüstri kültürünün birlikte, aynı anda yaşadığı ülke olarak Türkiye'nin en iyi örnek olduğunu sanırdım.

Çin'i görünce yanıldığımı anladım.

Çin, Türkiye'den daha hızlı bir dönüşüm süreci yaşıyor.

Üstelik bir ejderhanın büyüklüğü ve gücü, ona inanılmaz sentezler yapma olanağı sunmuş.

Son derece ucuz insan gücü ve ithal teknolojiyi taklit edebilme yeteneği birleşince, en ünlü saat markalarının birebir taklitlerini 3 Amerikan Doları taban fiyatına satın almanız olanaklı.

Tabii size 3 dolarlık saatin 30 dolarlık açış fiyatı ile sunulduğuna dikkat etmeniz gerek.

İlerde ayrıntılı olarak anlatacağım gibi, geleneksel Çin ticaret davranışı "pazarlık" üzerine kurulu.

Pazarlığı büyük bir keyifle ve adeta bir seremoni gibi uyguluyorlar; sizin de bu seremoniye uymanızı bekliyorlar.

Zaten uymazsanız, yediğiniz kazık büyük oluyor.

Ama yine de özellikle saat ve hediyelik eşyada fiyatlar o kadar ucuz ki, alabileceğiniz fiyatın on katı kazık da yeseniz, zararınız yirmi-otuz doları geçmiyor, çünkü zaten aldığınız mala ödediğiniz fiyat o kadar.

Pazarlık seremonisini ilerde anlatacağım ama, burada vurgulamak istediğim nokta, bir İsviçre saatini bire bir üretebilecek aşamaya ulaşmış bir endüstriyel gücün, taklit aşamasında kalması ve onu inanılmaz bir pazarlık süreci ile tam bir geleneksel köylü davranışı çerçevesinde satışa sunması.

İşte köylülükten kentliliğe, tarımdan endüstriye dönüşümün çok hızlı olması ve çok büyük bir nüfusu kapsaması böyle ilginç sentezler yaratmış.

Çinliler dünyayı çok iyi izliyor.

Küresel marka bağımlığını çok iyi teşhis etmişler.

Küresel marka bağımlılığı ile Çin Ejderhası birleşince size 30 dolara satılmaya çalışılan 3 dolarlık taklit İsviçre saatleri ortaya çıkmış.


Rachel, Alfred, Yücel, Heidi İsimli Çinliler

Çin Havayolları ve Türk Havayollarının ortak uçuşuyla geceyarısı İstanbul'dan kalkıp ertesi gün öğleyin Pekin'e iniyoruz.

Çinliler Pekin'e Beijing diyorlar; belki bizim de öyle dememiz gerek ama ben bu yazıda geleneksel tutumumuzu sürdürüp Pekin diyeceğim.

Pekin, İstanbul'dan beş saat ilerde.

Uçuş süresi yaklaşık dokuz saat, beş saat daha ekleyin buna, saat 14 gibi Pekin'deyiz.

Havaalanında bizi Kültür Bakanlığı Dış Kültürel İlişkiler Bürosu'na bağlı, Uluslararası Kültürel Değişim Merkezi'nden Rachel Zhengxia karşılıyor.

Rachel, 26 yaşında, İngiliz Dili mezunu, Pekin'de tek başına oturan, ama hasta olan emekli anne-babasını da yaşadıkları kentten yanına getirtmiş ve onların da sorumluğunu üstlenmiş aydınlık, hanımefendi, sakin ama çok becerikli bir genç.

İsmindeki Rachel bizi şaşırtıyor.

"Bu benim Avrupalı ismim" diyor. (Çin seddinde Rachel ve Bilgi. Kilometrelerce uzanan bir savunma duvarı.) Sonradan, pek çok Çinli'in özellikle de yabancılarla sürekli temas etmeyi gerektiren işler yapanların, kendilerine birer Avrupalı isim seçtiğini öğreniyoruz.

Bu arada kendisine Türk ismi seçenler olduğunu da hemen belirtmeliyim.

Bu isimlerin bir yararı da elektronik posta adreslerinde kolaylık sağlaması.

Örneğin Şanghay'daki mahalli rehberimiz kendisine Heidi ismini seçmiş.

Sian'daki (Xian yazılıyor) Turizm Geliştirme Bürosu'nun İş Hayatını Destekleme Bölümü Başkanı Zhang Qiang, Alfred adını almış.

Pekin'de Kültür Bakanlığı'nın Dış İlişkiler Bürosu'nun Türkiye'yi de kapsayan Batı Asya ve Kuzey Afrika Bölümü Müdür Yardımcısı Yu Jian ise kendine Yücel isimi yakıştırmış, bunu elektronik posta adresinde de jianyucel olarak kullanıyor.

Çinliler değişen ülke ve dünya koşullarına uyum sağlamakta çok hızlı ve başarılılar.

Bu nedenle, köylü-tarım nüfusundan, kenti-endüstriyel bir topluma dönüşmeleri, muazzam nüfuslarına ve büyük yüzölçümlerine karşın, çok zaman almayacak.


                                                                                                    Devam edecek.....

Prof.Emre KONGAR



21/3/2007

Bruksel

Toplum yapısı olarak Belçika ve başkent Brüksel oldukça karmaşık ve ne yazık ki modern bir Batı Avrupa ülkesine ters düşecek biçimde problemli bir yapıya sahip diyebiliriz.
Ülkenin genelinde üç farklı etnik grup yaşamakta:
Flamanlar :
Nüfusun %50 sini oluşturuyorlar. Ağırlıklı olarak kuzeyde yaşıyor ve Hollanda'nın biraz farklı versiyonu olan Flamanca'yı konuşuyorlar.
Valonlar:
Nüfusun %47'sini oluşturuyorlar, ağırlıklı olarak güneyde yaşıyor ve ana dilleri olan Fransızca lisanını konuşuyorlar.
Almanlar:
Nüfusun %1'i gibi çok küçük bir kesimini oluşturuyor ve ağırlıklı olark batıda yaşıyorlar.

Kraliyet SarayıBürüksel'de ise durum farklı. Başkent'te nüfusun %85'i Valon ve ağırlıklı olarak Fransızca konuşulmakta.
Brüksel bunun yanında ülkede resmi dili iki tane olan
( Fransızca ve Flamanca ) tek bölge konumunda.

Bu şehre geldiğinizde eğer Fransızca biliyorsanız hiçbir zorluk çekmezsiniz.
Sadece ingilizce biliyorsanız yine problem yok .
Ama sadece Flamanca konuşabiliyorsanız iletişim kurmanız olanaksız olmasa da biraz güç. Çünkü Flaman nüfus %15 kadar düşük bir oranda kalmakta.

Gelelim ülkenin toplum yapısıyla ilgili problemlere. Ülkede 100-150 yıl öncesine kadar Fransızca tek resmi dildi.
Devlet idaresinde,eğitim ve öğretimde ve diğer tüm alnlarda Fransızca kullanılıyordu.
Flaman halkın kendi arasında konuştuğu basit bir dilden öteye gitmiyordu. Günümüzde bildiğimiz Belçika 1830 yılında krallık olarak kuruldu ve anayasası sade Fransızca olarak yazılmıştı.
1850'li yıllara gelindiğinde Flaman kesimi biliçlenmeye başladı ve haklarını elde etmek ve ülkede Flamanca'nın da resmi dil olarak kabul edilmesi için mücadele etmeye başladılar.
Ama mücadeleleri ancak 1898 yılında sonuç verebildi ve aynı yıl ülkede resmi diller Fransızca ve Flamanca oldu.
Bu tarihten sonra ise Flamanlar güçlenmeye ve ülkede ciddi anlamda söz sahibi olmaya başladılar.
Bu konuda çok ilginç ve kayda değer bir örnek vermek istiyorum.
Ülkede Valon egemenliği baskınken seçimlerde bir insanın oyu sahip olduğu mülklerin sayısına göre değişmekteydi.

Sözgelimi 10 adet mülkü olan bir insanın oyu 10 oy sayılıyordu. Bu dönemde Flamanlar köylü olduklarından ve ellerinde mülkleri olmadığından oy bile kullanamıyorlardı.

Dolayısıyla Valonların şiddetli bir baskısı vardı. Gelgelelim o dönemdeki kral kuralı değiştirip herkesin oyunu ister Flaman ister Valon olsun eşit sayınca Flamanlar sayı bakımından biraz daha fazla olduklarından ülke politikasında etkin olmaya başladılar. 1980 yılından beri ise ülkenin tüm hükümetleri Flamanlar tarafından kurulmakta.

Ama günümüzde bu problemler politikacılar arasında kalmakta halk ise birbiriyle çok iyi anlaşmaktadırlar.

Brüksel'de bunların yanında çoğu Belçika'nın sömürgesi olan Kango'dan gelme bir zenci nüfusuna sahip.
Zencilerin çoğu beyazlar gibi iyi bir yaşam seviyesine sahipler.
AtomiomTürkler ise genellikle şehrin kuzey kesimindeki mahallelerde yaşamaktalar.
Türklerin orada, benim gözlemlediğim kadarıyla,
en büyük problemleri oranın halkıyla entegre olamayıp yeterince ilişki kuramamaları.
Bunun nedenleri arasında ise kültürlerin tamamen farklı olması ve özellikle de din farklılıgını gösterebiliriz.
Ama sohbet ettiğim Brüksel'liler (bazı istisnalar olsada ) genellikle türkler'den memnunlar.
Şehrin insanlarına gelince; bu şehre ilk geldiğimde aklımda, artık klişeleşmiş olan ve herkesin tekrarladığı Avrıpalı insanların soğuk oldukları cümlesi vardı.
Ama tüm samimiyetimle söyleyeyim ki orada insanlar o kadar kibar ve güler yüzlü ki şaşıp kalmamak olanaksız.

Hangi dükkana girerseniz girin mutlaka selamlanarak ve güleryüzle karşılanıyorsunuz.
Bu söylediğim şey sadece Brüksel için değil ülkenin geneli için de geçerli.
Sanırım bu ülkeden dönerken hafızamda en çok yer eden şey insanların sıcaklığı idi.


Teoman Özyazgan





21/3/2007

Dubai


DUBAİ GEZİ NOTLARI

Yemen’den sonra Dubai’ye varmak iki ülke arasındaki farkların ne kadar fazla olduğunu hemen hissettiriyor.Bir ülke ki her tarafı temizlik isteyen tarzda sokaklarına kadar pislik içinde…İlkellik diz boyu…İnsanların yaşam standartları oldukça düşük…Öyle bir ülkeden sonra Dubai’nin caddelerinde dolaşırken burasının ne kadar zengin bir ülke olduğu her halinden belli oluyor.

Caddeler sekiz şerit geliş ve sekiz şerit gidiş olarak düzenlenmiş.Çok geniş ve rahatlar.Buna rağmen trafiğin çok az olduğunu söylemek kolay değil.Her tarafta çok lüks arabalar dikkati çekiyor.Eski araba bulmak neredeyse mümkün değil.Gökdelenler oldukça fazla.Bir işaretine benzer bir binanın yanından geçerken uyarılıyor ve dikkatli, bakmamız gerektiğini öğreniyoruz.İnsanlar burada sıra dışı bir yaşam sürüyorlar.Refah düzeyi gerçekten çok yüksek.Burada fakir bir insanın yaşaması bir o kadar da zor.Çünkü hayatın bu ülkede hiç ucuz olmadığını öğreniyoruz.Dükkan kiraları, alış veriş mağazalarında satılan mallar, yemek yeme ve restaurant gibi yerlerde rezervasyon yaptırmadığınız için ter bulmanız ve bir şeyler içerek serinleyebilme imkanı bile bulamıyorsunuz.

Dubai’ye indikten sonra asıl kalacağımız otele yerleşir yerleşmez hemen yemek yemeye gidiyoruz.Burada Ankara lokantası denilen bir yer var.Orada Yemen’de özlediğimiz Türk yemeklerini bulur bulmaz bir haftadır ağız ve damak tadıyla ilk kez bir yemek yiyebilme imkanı buluyoruz.Yemen yöresel bazı yemeklerinin dışında genel olarak yemek yapma kültürü bizlere pek benzemeyen bir ülke…

Zenginliğin ve ihtişamın ülkesi…

Akşam saatlerine doğru şehir gezimize devam ediyoruz.İlk olarak sahilden ilerleyerek lüks villaların kenarından geçip alış veriş merkezine varıyoruz.Alış veriş merkezi çok büyük…İçinde kapalı bir alanda kayak yapılan bir alan inşa edilmiş.Burası çok geniş bir alana kurulmuş.Her tarafta karlar var.Ayaklarınıza geçirdiğiniz kayaklarınızla önce telefirik benzeri bir aletle yukarıya doğru çekiliyor ve sonra yukarıdan aşağıya doğru kayak yaparak iniyorsunuz.Çocuklar kar elbiselerini giymişler bir birlerine kar topu atıyorlar.Bu alanın dışında gündüz hava ciddi olarak ısınıyor ve adeta çöl sıcaklığına varan bir seviyeye kadar yükseliyor.Dışarıda hava öyleyken içeride ise karlarla kaplı bir yapay alan meydana getirilmiş.İnsan zenginliğin nelere kadir olduğunu anlıyor.

Villaların arasında akan sular…

Villalar aralarında ufak yapay dere yada ufak nehire benzer alanlar var.Suyun az olduğu çöl havasının hakim olduğu yerde aslında susuzluk denilen bir şeyin olmadığı belli.İnsanlar su fıskiyeleri, suyla ilgili bir takım eğlencelerin yapılacağı alanlar oluşturmuşlar.Havuzlar ve bunların etrafını çevirmiş alanlarda insanlar akşam karanlığında mum ışığı altında ciddi derin bir dinlenme yaşamaya çalışıyorlar gibi…Hafif müziklerin çalındığı bu ortamlar nostalji ile modernliğin karışımını insana sunulduğu mekanlar…

Yelken Otel

Yelken otel neredeyse Dubai’nin bir simgesi haline gelmiş.Bir çok hediyelik eşya üzerinde resmin, maketini, fotoğrafını görmek mümkün.Bir bakıma yelken otel Dubai’nin dıştaki en önemli gösterişi halinde bulunuyor.Bunda haksız da sayılmaz.Zira dünya üzerinde en lüks otel ünvanını elinde bulunduruyor.Bu otelin önünde fotoğraflar çektirdik.Burası jet sosyetenin bir mekanı.İnsanlar bu otel çok lüks arabalarla girip çıkıyorlar.Tabi ki bizim için çok lüks kaçacak olan bu otele girmek için teşebbüste bile bulunmuyoruz.Buraya zaten her insan elini kolunu sallayarak giremiyor.Yemek yemek için yada otelde kalmak için girebiliyorsunuz.Öyle bir ben dolaşacaktım falan diyerek girmek mümkün değil.Doğrusu da aslında bu.

Burada arkadaşlar arasında oda fiyatlarının dört yüz dolardan başlamak kaydıyla on beş yirmi bin dolarlara kadar gittiği konuşuluyor.Tabi birinci derecede ilgili insanlardan öğrendiğimiz fiyatlar değil bunlar.Sadece kulaktan duyma bilgiler.Doğruluğu hususunda şüphelerim var.Kısacası burası bize göre bir yer değil.Burada kalmak öyle şimdilerde bizim başarabileceğimiz bir şey hiç değil…İlerleyen zamanlarda kim bilir belki….


Recai Yazicioglu


17/2/2007

Avusturya


Kış sporları, romantizm, sanat ve tarihin içiçe olduğu bir Avrupa ülkesi. Sanatsal etkinlikleri ile kültür meşalesini yüzyıllardır bırakmayan Avusturya'nın dar sokaklarında yürürken, kulağınıza her an çalınabilecek akordiyon sesi ile hayal alemine sürüklenebilirsiniz. Adım başı içinize çekeceğiniz nostalji duygusu ile, ortaçağın izlerini hala görebileceğiniz binaların arasından, her an bir saray görevlisinin meydana çıkabileceğini zannedebilirsiniz. Ya da belki de bu saray görevlilerini, Schönbrunn Sarayı'nı ziyaretiniz sırasında da görebilirsiniz.
1200 odalık saray şu anda müze olarak kullanılmakta. Habsbursg hanedanına ait olan sarayın, sadece kırkbeş odası ziyarete açık olsa da, yaz akşamlarında sarayın tiyatrosunda bir çok konser düzenlenmekte.
Sanata ve edebiyata aşıksanız, Viyana size Alplerin beyaz ve ihtişamlı gölgelerinin eteğinde, tüm soğuğa rağmen bir bahar yaşatacaktır. Graz şehrindeki sanatsal etkinliklerin yanı sıra, bir çok sanat galerisi ile karşılaşabilirsiniz. Mozart'ın anavatanı olan Avusturya, 1995 den beri Avrupa Birliği üyesi.
Dağları, ormanları ve alabildiğince yeşil çayırları ile Avusturya bir doğa harikası. Orta Avrupa'nın en fazla ormana sahip olan ülkesidir. Çok ünlü bir ressamın elinden çıkmış, natürmond bir tabloyu anımsatıyor. İklimi sayesinde, dünyanın bir çok ülkesinden, bir çok kişinin kayak için akın ettiği ülkede, bir çok festival kutlanmakta.
Buram buram tarih kokan Avusturya'da bir çok tarihi eser ve sanat galerisi ziyaret edilmeyi bekliyor. 1894-1897 yılları arasında, ünlü mimar Otto Wagner tarafından inşa edilmiş olan Karlsplatz tren istasyonu,bir cafe olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Görülmeye değer mimarisi ve tadına doyulmaz Avusturya keki uzun süre hatıralarınız arasında yer alacaktır. Şinitzel'in anavatanı olan Avusturya'da, hemen hemen her resturantta bu harika yemeği tadabilirsiniz.
Dünyanın bir çok ülkesinden gelen sanatseverlerin, özellikle opera günleri için akın ettiği Viyana'da, opera binasını mutlaka görmelisiniz. 1365 yılında açılmış olan Viyana Üniversitesi Avrupa'nın saygın eğitim kurumları arasındadır. Eğitim seviyesinin oldukça yüksek olduğu ülkede, kilisenin eğitim ve öğretimdeki ağırlığı hissedilmektedir.
Kartner Strasse alışveriş için ideal bir yer. Ünlü besteci Mozart ile ilgili hemen hemen her tür hediyelik eşya, Avusturya 'da kullanımı bir gelenek olan cam şarap şişeleri ve tabii ki porselenler.


9/2/2007

Ibiza



Tatil için hep bir kaçış planlanır. Gözlerimizi kapattığımızda, çoğu zaman; güneş, kum ve deniz imparatorluğu sınırları içinde bir ülke hayal ederiz. Bu imparatorluktaki ülkenin belli bir adresi olmasa da, nedense hep uzaklardadır.İşte size bu imparatorluğun, hayalleri süsleyen adasının adresi.
Büyüleyici doğal güzellikleri ve dünya üzerinde, cennetle kıyaslanabilecek ender yerlerden biri olan İbiza, dünya jet sosyetesinin vazgeçilemeyenleri arasındaki yerini koruyor. James Brown, Naomi Campbell, Paris Hilton ve bir çok ünlü daha İbiza’nin müdavimleri arasında.Yüzyıllar boyunca; Fenike, Bizans, Yunan ve Müslüman kültürlerine ev sahipliği yazmış olan, 572 km² yayılmış olan bu küçük ada, geçmişinin geleceğe taşıdığı bir kültür mozaiğine sahip.
Tatil için gelip, daha sonra, kendi deyimleri ile İbiza’ya aşık olup, yerleşik hayata geçen çok sayıda, İngiliz, Alman ve Fransız vatandaşı var. Bir çoğu kendi ülkelerinde emekli olduktan sonra adaya yerleşmişler. Daha genç olanlar ise, turizm cenneti olan bu adada, turizm sektörünün çeşitli alanlarında çalışıyorlar. Akdenizli olmanın dayanılmaz çekim gücüne kapılmışlar ve İbiza’da olmaktan dolayı çok mutlular
On sekiz kilometre uzunluğundaki sahil şeridinde, bir çok plaj bulunuyor. Bunların bir çoğu, 2004 yılında Avrupa Çevre Eğitim Vakfı ( FEE ) tarafından mavi bayrakla ödüllendirilmiş. Ayaklarımın altındaki beyaz kum, denizin suyu ile sarmalanırken, eşimin elini tutup ufka bakmak, güneşin damlalarının içime akmasına sebep oluyor. Güney Avrupa’nın en iyi ve en temiz plajlarına sahip olan İbiza’da, güney sahilleri daha tenha iken, kuzey sahilleri cıvıl cıvıl. Gençlik kokuyor. Dünya gençliğinin gözbebeği haline gelmiş olan İbiza’da, kendinizi yaşlı hissetmenize olanak yok. Kış mevsiminde, ki bu İbiza’da turist yoğunluğu bakımından düşük sezon olarak kabul ediliyor, daha sakin ve dinlenmek amacı ile tatil yapmak istiyorsanız, aileniz ve çocuklarınız ile gidebileceğiniz ideal bir tatil beldesi. Sıcaklığın yirmi derecenin altına, ender zamanlarda düşmesi, güneşin sürekli parlaması anlamına geliyor. Ibiza’da düşük sezonda nüfus 85.000 iken, yaz sezonunda canlanıyor ve kabına sığmayan gençliğin en gözde mekanı haline geliyor. Nüfus ise 300.000 olarak telaffuz ediliyor. Kalabalıktan hoşlanmıyor ve dinlenmek istiyorsanız, İbiza’ya kış sezonunda gitmenizi tavsiye ediyoruz.Akşam çökerken.....
İbiza limanının karşısında; barlar, resturantlar, inci bir gerdanlık gibi yanyana dizilmişler. Masalar sokaklarda, insanlar sokaklara taşmış. Geceleri neredeyse kimse iç mekanlarda yemek yemiyor. Masaların üzerlerinde yanan mumlar, yıldızların yeryüzüne inmiş hali gibi. İnsanlar sokaklarda, scooter ya da bisiklet kiralamış, dolaşmaya devam ediyorlar. Çoğunda bir telaş var . Sanki çılgın partilere yelken açmak için, San Antonio’nun yolunu tutmak için sabırsızlanıyor gibiler. Çevrenizi bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji sarıyor. Paella yemeden ve Sangria içmeden ülkesine dönen kimse yok gibi. Harika bir içecek. Şarap, portakal suyu, portakal ve limon dilimlerinin yanı sıra, brendy eklenerek yapılan bir içki. Mideyi rahatsız etmiyor. Fakat içen herkesi çok mutlu ettiği söyleniyor.
San Antonio, Ibıza’nın üçüncü büyük şehri. Ayrıca dünyadaki elektronik müziğin, en ünlü dj’lerin, çılgın partilerin başkenti. Bir çok club sabahın erken saatlerinde kapılarını müşterileri için açıyorlar. İçkilerin su gibi içildiği, gençliğin sokaklarda dahi hiç durmadan dans etmesi alışıla gelmiş bir görüntü. Club girişlerinde yaş kontrolü yok. Club’ların kapılarında, içeriye daha çok müşteri sokabilmek için yapılan çeşitli promosyonlara rastlamanız mümkün .Dünya gençliğinin akın ettiği bu küçük şehir yaz mevsiminde oldukça kalabalık. Ibıza Space, Cafe Del Már, Mambo sadece Ibıza’nın değil, dünyanın en ünlü clubları arasındalar.

« Önceki ::