Demenza - Delilik gecici, pısmanlık kalıcıdır

13/2/2007

Dikkat ! Sevgiliniz bu hafta sizi terk edebilir

 

“Aşkın kitabını yazan" İtalyanlar, aşk hayatımızdaki son durumu belgelediler geçenlerde...

Milano'daki bir sempozyumda İtalyan psikolog Elena Parchi, son üç yılın Sevgililer Günü'nde yaptığı araştırmanın sonuçlarını açıkladı.

Parchi, 25 ila 55 yaş arasındaki 786 kadına "o günü ve sonrasını" sormuş ve çok şaşırtıcı bir sonuca varmıştı:

"Kadınlar sevgililerini en çok Sevgililer Günü'nde terkediyorlar”dı.

Sevgililerin şenliği olması beklenen gün, aşıkların kâbusuna dönüşmüştü.

Neden?

Parchi'ye göre bunun temel nedeni; hayal kırıklığı...

Yıl içinde sevgilisini fazla "alaka testi"ne sokmayan kadınlar "o gün" için büyük beklentiye giriyor. Medya ve reklam sektörü son yıllarda bu beklentiyi alabildiğine kamçılıyor. Mesaj hatları, hediye ilanları, örnek aşık haberleri gazeteleri, televizyonları süslüyor.

Kadın, "hiç olmazsa o gün" özel bir ilgi bekliyor ve bu da Sevgililer Günü'nü bir "sınav"a dönüştürüyor.

Sonuçta 14 Şubat'ı atlayan veya -daha kötüsü- sıradanlaştıran bir erkek, sınıfta kalmış oluyor.

"Aaaa... bugün müydü," "Hediye alacaktım, ama çok işim vardı," "Yemek de amma pahalıymış," "Bakalım gelecek Sevgililer Günü'nde birlikte olacak mıyız" türünden bir cümle, kadında bardağı taşırıyor.

* * *

Benzer bir teşhise, birkaç yıl önce kaçırılan bir Amerikan uçağının yolcuları üzerinde yapılan bir araştırmada ulaşılmıştı. Amerikalı bir sosyolog, hava korsanlarının yakalanmasıyla sonuçlanan eylemden sonra, kaçırılan yolcuların aile hayatlarını incelemiş ve çok şaşırtıcı bir sonuca varmıştı:

Eylem sırasında uçakta bulunan eşlerin çoğu, eylemin şokunu atlattıktan sonra ayrılmışlardı.

Amerikalı sosyolog da bu ayrılıklara aynı teşhisi koyuyordu:

"Hayal kırıklığı..."

Kriz anında maskeler düşmüş, pembe gözlükler çatlamış ve kadınlar, en zor anda, beraber oldukları erkeklerin gerçek yüzüyle tanışmışlardı:

Teslimiyetçi, zayıf, ezik ve korkaktılar.

O yüzden de korsanlardan kurtuldular, ama terkedilmekten kurtulamadılar.

* * *

İlişkilerin derinlerinde bir yerde, fay hattında bir çatlak varsa, en ufak bir sarsıntı, onu ciddi bir kırılmaya sürükleyebilir.

Bu sarsıntıyı yaratan, bir kriz anı olabileceği gibi, ilgi beklentisiyle hazırlanılmış özel bir gün de olabilir.

Krizlerde yiğitleşir kadınlar, özel günlerde ışıldar. Ve yanlarındaki adam, kendileri gibi yiğitleşmiyor, ışık saçmıyorsa o an kestirip atabilirler. Merkez üssü yürek olan bu deprem, yaşananın aşk değil, kolayca vazgeçilebilir bir alışkanlık olduğunu hissettirirse, çoktandır göğüs kafeslerini sıkıştıranı bu dertten gözlerini kırpmadan kurtulabilirler; ...o anda... sigarayı bırakır gibi...


Dayanma eşiği en geniş ilişkiler bile kalbin bu sarsıntısına dayanamaz.

İlişkinin yaldızı dökülüp de altından sahtekârlık saçıldı mı ortalığa, derindeki yarık büyüyüp yerle bir eder birlikteliği...

Aşk "sabır"dır belki, ama asla "tahammül" değil...



Can Dündar



10/2/2007

Leyla Kömürcü'nün tartışacak tarafı mı var ?

Genc bir kadın, kendi hayatı ile ilgili bir karar almış. Cesaretle hayata karşı göğsünü gere gere, gitmiş, sperm bankası aracılığı ile hamile kalmış. Tartışmalar ayyuka çıkmış durumda. Bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışacak değilim, zaten tartışanların da hakkı olduğuna inanmıyorum. Benim tartışmak istediğim başka bir konu var.
Neden başkalarının hayatı, özellikle de kendi hayatlarını ilgilendiren kararlar almaları bizleri bu kadar rahatsız ediyor ve ilgilendiriyor. Neden toplumsal yaralarımızı tartışmaktansa, başkalarının yatak odalarını tartışmaktan bu kadar haz alıyoruz. Parasızlık yüzünden okuyamayan çocuklarımızı, sosyal haklardan parasızlık sebebi ile mahrum kalanları, töre cinayetlerini ve daha nicelerini tartışmıyoruz da bunu tartışıyoruz.
Leyla Kömürcü'nün kimseye hesap verme, hatta cevap verme zorunluluğu bile olduğuna inanmıyorum. Bireyin kendi hayatı ile vermiş oldukları kararlar, toplumsal yaralara sebep vermedikçe yargı konusu değildir. Özel hayat sadece mahremiyetinden ötürü değil, o kişiye özel kararları içerdiği için özel hayattır. Ülkemizde evlilik öncesi hamile kalıp evlenen, ya da evlendikten 1 gün sonra boşanan ünlü ! sanatçılarımızı, Leyla Kömürcü'yü eleştiren otoriteler!!!! neden eleştirmediler de, Leyla'yı eleştiriyorlar. Bu ikiyüzlülük değil mi ?
Her iki konuda bizi ilgilendirmez. Kendi hayatları.
Leyla Kömürcü'nün kulaklarını tıkaması gerektiğine inanıyorum. Çok konuşup, boş konuşan bu eleştiren güruha cevap vermemesi gerektiğini düşünüyorum. Verirse de kendi tercihi.
Başkalarının hayatları ile bu kadar meşgul olmaktansa, toplumsal sorunlarımıza daha çok eğilerek, karınca kararınca birey olarak, ne kadar çözüm getirebiliriz onu düşünmeliyiz.
Yatak odası paparazziliğinin kimseye faydası olmayacaktır.
Şu eleştri kuşlarının, bilirkişilerin, kendilerinde nasıl bir hak bulup, Hürriyet gibi bir gazetenin köşe yazarına yazma gafletinde bulunduklarını anlayamıyorum.
Herkesin söz hakkı tabii ki vardır. Verildiği takdirde. Leyla Kömürcü'nün o hakkı vermesi kaydı ile.
Benim eleştiri kuşlarına bir çift sözüm var .

Size ne kardeşim ?

Demenza

10/2/2007

Pazar sabahları


Çocukken Pazar günlerinden nefret ederdim. Çünkü haftanın ilk okul gününe hazırlanmakla geçerdi. Ödevleri kontrol et, banyo yap, üniformaları hazırla ve en güzel filmlerin oynadığı saatte tıpıs tıpıs yataga git. Zaten TRT yayını ile büyüdüğümüz için, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz bir programı seçme şansımız yoktu. Otomatiğe bağlanmış gibiydik. Her Pazar aynı programlar. Sabahları Uçan kaz ya da Voltran, arkasından mutlaka bir Western filmi sonra da bir kelime bir işlem ve sıkıcı maç saatleri. Allahtan babam bir futbol fanatiği değildi. Sevgili eşimin de olmaması bir isabet . Sanırım şanslı bayanlardanım bu konuda. Yıne de Lıverpool'un maclarını ızler. Milli maçlar hala izlenir bizim evde. Galatasaray'ın UEFA kupasını aldığı zaman sülalece iki göz iki çeşme ağlamıştık ekran karşısında.

Evlendikten ve anne olduktan sonra en sevdiğim gün haline geldi Pazar günleri. Çünkü herkes evde ve paylaşacak çok şey var. Patlayacak hale gelene kadar yapılan Türk usulü kahvaltılar,( eşim İngiliz olmasına rağmen favori mutfaklarından biridir mutfağımız ), dvd de seyredilen bir film, tembellik yapma arzusunun nüksettiği anlarda Anne-baba ve çocuk ekibi olarak yatağa girip birbirini şımartmalar...

Ailenin önemini anne baba olmadan önce kavrayabilen şanslı insanlardanım sanırım. Hani büyüklerimiz hep derler ya "Anne babanın kıymetini, evebeyn olduktan sonra anlarsın" diye. Bu da çok doğru bir laf. Babamın ya da annemin beni uyardıkları zamanlarda, arkalarından söylenmelerine sebep olduğum bir çok şeyi papağan gibi ben kızıma söylüyorum şimdi. Yine de işin güzel kısmı, bunları fark etmeden söylemem sanırım. Demek ki annem ile babam zamanında bana ulaşabilmişler diyorum. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, çocuk yetiştirmek bir sanat.

Pazar günümüze geri dönelim.....

Yatak faslımız bittikten sonra, köpeklerimizi yürüyüşe çıkarıyoruz. Eşim elinden gelse tuvalete dahi arabayla gidecek. Benim de bu yürüyüşlere bayıldığım söylenemez ama aileden birinin diğerlerini dürtmesi gerekiyor ne de olsa. Bu da çoğu zaman bana düşüyor tabii ki. O yüzden çoğu zaman ister istemez despot durumuna düşüyorum.

Ailelerimizin kıymetini bilelim. İnanın bana sağlıktan sonra sahip olduğunuz en değerli şey aile. Onlara sarılıp, hakettikleri sevgi ve anlayışı sınırsızca verelim.

9/2/2007

Sabır denen taş

  1. Fılmın en heyecanlı yerınde, reklamlar araya girince ve bıtmek bılmeyınce

  2. Türk kahvesi yaparken

  3. Duyup da dinlemeyi bilmeyenlerle karsılasınca

  4. Televizyonda, özel hayatlarındaki fıngırdesmelerını gururla 70 mılyona ızletmeye bayılan kişiler kendilerinden "sanatçı" olarak bahsedince

  5. Televizyon kanallarının rating ugruna bu "sanatcıların", bizi hiç ilgilendirmeyen özel hayatlarını, ana haber bültenine taşımasıyla

  6. Eğitimsizlik sebebi ile gerçekleştirilen töre cinayetleri duyulduğunda, okunduğunda ya da izlendiğinde

  7. Cocukların tacize uğramasıyla

  8. İnsan hayatına ve kararlarına saygı duymayı bilmeyen, okumuş cahillerin yorumlarını duymak zorunda kalınca

  9. Okumayı vakit kaybı olarak görenlerle karsılasıldığında

  10. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen korkak kokarcaların, kokuşmuş bahanelerini duyunca


ÇATLIYOR




9/2/2007

Yasasın Ask



Kadınlar ne ister?


Çok spekülatif bir soru evet... Bu soruyu "sorgulayan" filmler, şarkılar o kadar çok ki.. Hatta hepimiz hatırlarız, Einstein kara tahtanın başında uzadıkça uzayan bir problem üzerinde çalışmaktadır; başının hemen üzerindeki baloncukta da "kadınlar ne ister?" yazmaktadır... Kadınlar ve erkekler... Aşk.. İlişkiler... Çok basit bir şey iyice karmaşıklaştırılmadan asla anlaşılmaz.. -ve tabii tersi de doğru.. bazen..- Bu benim, kendimle ilgili çözümlediğim ilk bilgidir..
Sanırım aşkla ilgili ani ayışımda, bu karmaşanın etkisi çok büyük. İlk kez çocukken izlediğim, ne olduğunu tam olarak anlayamadığım hatta bir süre korktuğum ve tabii ki en sonunda unuttuğum King Kong'u, bugün yirmialtı yaşımda üstelik biricik eşimin elini tutarak izlerken aklımdan o kadar çok şey hızla geçti ki...Bu yazı bir film önerisi değil, kendi halinde bir iç geçiriş.. Kara, çirkin dev adam büyüdükçe büyüyor sevdiği kadın "avuçlarındayken" ve güzelleşiyor, gurup ışıyor gözlerinde, küçülüyor, ufacık kalıyor parmak uçlarında kadının...Onun için değil, onu korumak için savaşıyor... O da onu sevsin diye değil, sadece O, onu seviyor diye...
Öylece işte.. Öylesine... Kendiliğinden..
Bir gün kadın terkeder King Kong'u.. Tuzağa düşer dev, çirkin, güçlü adam.. Kadın avuçlarından gittikten sonra.. Son bir kez bakınca gözlerine.. Yığılır, avlanır, küçük düşürülür.. Medetsiz kalır adam.. Terkedilmişlik.. Aldatılmışlık.. Aşk asla tamamen yok olmayan bir başka ruh içimizde.. Onun öldüğünü düşünürüz oysa sadece uyuyordur.. Sonra bir kadın görür.. Ona kendi kadınını anımsatır.. Uyanır işte aşk.. Zincirlerinden sıyrılır adam.. Çirkinliğine, başkalığına, yabancılığına ve yabanıllığına aldırmadan kendini sevindiren kadına bir kez daha bakabilmek. ister.. Onu arar..
Sevilmek, güzeldir... Sevmek daha güzeldir... Sevdiğin de seni seviyorsa, bu en güzelidir.. O zaman asla yenilmezsin.. Gerçekten sevilen bir adamındır güç... Devin omuzları daha bir dikelir, dev bir kez daha devleşir... Büyür, güzelleşir.. Kadın, güvenle tutunduğu parmakların arasından asla kayıp da düşmeyeceğini bilmek ister.. Savaşta, huzurda ve aşkta.. Korunmak.. Gözetilmek.. Şefkat... Uğrunda ölecek kadar değil sadece yaşatacak kadar sevilmek... Söylenmese de bilmek.. Evet... Kadınlar ne ister...
Her şeyi mi?
Hayır...
Sahici, gönülden ve tek başına... başlı başına... baştan başa.. Sevilmek ister..


Serda Kranda


Not: Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi, Nothing Hill , Cennetin Krallığı gibi en sevdiğim filmlerin arasına itinayla yerleştirdim King Kong'u.. Çok kere daha izleyebilirim...

9/2/2007

Eğitim denen yara


Eğitim kangren haline gelmeden, bu denli genç bir nüfusa sahip olmanın büyük bir şans olduğunu fark etmeliyiz diye düşünüyorum.
Bugün ülkemizde hala okul yüzü görmemiş çocuklarımız var. Yürek burkuyor. Çünkü okumak, eğitim almak onların en doğal hakkı. Bunun bir yarış veya kazanılması gereken bir savaş haline gelmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çocuklarımızı, geleceğimizi bu kadar kolay ziyan etmemeliyiz.
Çevremizdeki herkesi birer eğitim gönüllüsü haline gelmeye bizler de teşvik edebiliriz. Oturduğumuz mahallede, kitap, kalem, defter toplayıp ilgili kuruluşlara katıkıda bulunup, bunları muhtaç olan çocuklarımıza ulaştırabiliriz. Bu yardımların çığ gibi büyüyeceğinden eminim.
Eğitim gönüllülerine destek olalım. Yeter ki kardelenlerin boynu bükük kalmasın.
Yardımlarınız ıcın : Eğitim Gönüllüleri Vakfı
www.tegv.org

Demenza

:: Sonraki »