Demenza - Delilik gecici, pısmanlık kalıcıdır

14/3/2009

Reiki nedir


Rei her yerde varolan, ki: ruhsal yaşam enerjisi anlamına gelmektedir. Sözcük anlamı, Japonca'da, "Evrensel Yaşam Enerjisi" anlamına gelmektedir. Hz. İsa 'nın nasıl şifa verdiği ile ilgili sorular 1900'lü yılların başında Japon bir rahip olan Dr.Mikao Usui tarafından çok eski olan şifa yönteminin araştırılmasıyla ortaya çıkmıştır. Reikinin tarihi çok daha eski olmasına rağmen bu bilginin günümüze ulaşmasındaki en önemli kişi bu konuyu derinlemesine araştıran Mikao Usui'dir. Reiki herhangi bir din yada inanç şekli değildir her inanca sahip insan tarafından kolaylıkla uygulanabilir. Reiki tıbbı reddetmez aksine tıbbi tedaviye destek olma işlevindedir. Hastaların mutlaka tıbbi tedavi görmesi gerektiğini savunan reiki uygulayıcıları reikinin faydalarını tüm dünyanın daha iyi görmesini sağlamışlardır. Reikinin hiç bir zararı yada yan etkisi yoktur, zamanla unutulmaz ve etkisi kaybolmaz. Bir çok hastalıkta tıbbi tedaviyi tamamlar,zihinsel ve bedensel gerginlilerden kurtulmayı sağlar, ilaçların yan etkisini azaltır,yorgunlukları giderir,bağımlıklardan kurtulmaya yardım eder kısaca sağlık ve kişisel gelişim anlamında önemli pozitif etkiler yapar. Reiki etkili olarak soğuk algınlığı, yanıklar,yaralar ağrılar, sızılar gibi rahatsızlıklardan; kanser, kalp hastalıkları, tansiyon, gibi ciddi hastalıklara kadar bir çok sağlık sorununda son derece etkilidir. Özellikle yeni oluşmuş hastalıklarda çok daha kısa zamanda etkisini gösterecektir. Reiki bugün dünyada yaklaşık iki milyon kişi tarafından uygulanmaktadır ve bu sayı her geçen gün artmaktadır. Dünyada bir çok hastane reiki uygulamayı bütünleyici kabul etmekte ve reikiyle ilgili çalışmalara önem vermektedir. Reiki uygulayıcılarda sezgileri güçlendirir, ruhsal farkındalığın artmasını sağlar. Reiki evrensel bir enerjidir ve hiç bir kişinin tekelinde değildir. Reiki ile herkes kendinin şifacısı olabilir.

Herkesin yaşam enerjisi vardır. Yaşam enerjisi düşük olan insanlar daha kolay ve sık hasta olurlar. Reiki insanın yaşam enerjisini arttırıcı bir yöntemdir. Reiki uygulayıcısı kendinden bir enerji vermez, sadece Reiki'ye kanal olur ve evrensel enerjiyi kullanır. Dolayısıyla enerjisi azalmaz, artar. Reiki kişinin vücut dengesini ve uyumunu korumasını sağlar. Hastalıkların zihinsel nedenlerden kaynaklanır. Zihinsel kalıplar değiştiğinde hastalıklar da iyileşir. Reiki sadece fiziksel boyutta değil zihinsel, duygusal ve ruhsal boyutta çalıştığı için nerede şifa gerekiyorsa orayı şifalandırarak hastalığın giderilmesinde destek olur.Yapılan araştırmalar sonucunda tedavi gören hastaların Reiki kullandıklarında iyileşme hızının %50 arttığı ve ilaçların yan etkilerinden çok daha az etkilendikleri bulunmuştur. Reiki'yi düzenli olarak kullanmanın bir çok faydası olup bunlardan bazıları şunlardır;



• Kronik hastalıkları zaman içinde ortadan kaldırır veya azaltır.
• Bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı korur.
• Stresli zamanlarda rahatlatır ve sakinleştirir.
• Korku duygusunu yenmeye yardımcı olur.
• Zihin karışıklığı olduğunda düşünceleri netleştirmeyi sağlar.
• Ağrı ve acıları azaltır.
• Varolan hastalıkların ilerlemesini yavaşlatır.
• Vücudu toksinlerden arındırır ve zehirli maddelerin atımına destek olur.
• Duygusal blokajları zaman içinde çözer ve duygusal sorunlarınızı zaman içinde temizlemenize yardımcı olur.
• Sezgisel yetenekleri ve farkındalığı arttırır.
• Vücuttaki yaraların daha kolay iyileşmesini sağlar
• Kötü, zararlı alışkanlıklardan ve bağımlılıklardan vazgeçmenize yardımcı olur.
• İlişkilerinizde daha uyumlu, sakin ve yapıcı olmanıza yardımcı olur.
• Kin, nefret, öfke gibi zararlı duygulardan arınmanıza yardımcı olur.
• Hayatta bizi geride tutan ilerleyebilmemizi engelleyen bilinçaltı blokajlarını temizlememize yardımcı olur.
• Enerji tıkanıklıklarını çözerek bedenimizin daha düzgün çalışmasını sağlar ve yaşlanma etkilerini azaltır.
• Cinsel sorunların ve bunların arkasındaki duygusal sorunların çözülmesine yardımcı olur.
• Psikolojik rahatsızlıklarda,fobi ve depresyonda destek verir.
• Uykusuzluk, bitkinlik ve isteksizlik gibi sorunların çözülmesine yardımcı olur.


REİKİ EGİTİMLERİ

Reiki öğrenmek isteyen için hiçbir ön koşul yoktur. Herkes Reiki öğrenebilir.

Kurslarda yapilan reiki egitiminde once teorik bilgiler ogretilmektedir. Kursun sonunda kisinin bu teknigi kullanabilmesi için uyumlama (inisiye/el verme) yapilmaktadir. 1. Asama reiki kursunda Reiki enerjisinin ve tekniğinin genel ozellikleri anlatilir. Çakralar ve enerji bedenimiz( aura) hakkinda bu asama için gerekli olan bilgiler verilir. Kisinin tek basina yapacaği uygulamalar gosterilir. Bu kurs suresi uyumlamalar dahil yaklasik 2.5-3 saat surmektedir.
Kurstan sonra belirlenen "uygulama" gunlerinde; Reiki tekniğine ait "baskasina kisa terapi uygulama " çalismasi yaptirilir. Bu sirada uygulamaya yonelik teorik bilgiler verilir ve varsa sorular cevaplandirilir. Ayrica enerji temizleme teknikleri oğretilir. Bu uygulama çalismalarindan iki çalisma kurs ucretine dâhildir. Ayrica programda belirtilen zamanlarda çalismalara istenilen surece ve siklikta katilinabilir.

Reiki ellerle uygulanır.

Reikiyi ellerle aktarırken ellerde enerjiyi çeşitli şekillerde hissedebiliriz. Kaşınma, ısınma, karıncalanma gibi. Ama bunlar kişiden kişiye değişebildiği gibi enerjinin akışına görede değişir.

Kendiğilinden akmaya başlar

El almış, inisiye olmuş herkesin reikiye niyetlenmesiyle akmaya başlar. Herhangi bir fiziksel hareket, meditasyon bilmenize gerek yoktur.

Reiki Nereye Akacağını Bilir...

Reiki verirken kişinin sorununu bilmenize gerek yoktur. Enerji nerede ihtiyaç varsa oraya yönelir...

Reiki az yada çok akmaz...

Reiki kişinin ihtiyacı kadar akacaktır. Az yada çok akmaz. Niyet ettiğinizde ellerinizden eşit miktarda akar...

Reiki ile olumsuz enerji aktarmazsınız...

Reiki ile karşınızdakinin enerjisini almazsınız sizden karşınızdakine reiki harici hiçbir enerji akışı olmaz. Güvenlidir...

Reiki bitmez, tükenmez...

Reiki akmaya başladığında aktıkça güçlenir. Hiçbir zaman azalmaz, tükenmez.

Reiki yapmak sizi enerjik kılar...

Kendinize yada başkalarına Reiki yapmak sizi yormaz, enerjinizi tüketmez. Tam tersi enerjik yapar, direncinizi artırır.

Reikiyi tüm varlıklara uygulayabilirsiniz.

Reikiyi insanlar kullanabildiği gibi, hayvanlar, bitkiler tüm canlı cansız varlıklar üzerinde kullanabilirsiniz.

Reikiyi herkes kullanabilir...

Reikiyi kullanmak için herhangi bir yaşta, din, dil, ırk tan olmanıza gerek yoktur. Reiki için meditasyon yapmanıza, uzun çalışmalar yapmanıza gerek yoktur.
REİKİ SADECE NİYETLE AKMAYA BAŞLAR...

Reiki bağımsızdır...

Reiki hiçbir şekilde bir dine, inanca, gruba ait değildir.


30/10/2007

Tuz ve su

tuz ve su çok anlamlı bir hikaye! 

hintli bir yasli usta, çiraginin sürekli herseyden sikayet

etmesinden bikmisti. bir gün çiragini tuz almaya gönderdi.

hayatindaki herseyden mutsuz olan çirak döndügünde,

yasli usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atip içmesini

söyledi.

çirak, yasli adamin söyledigini yapti ama içer içmez

tükürmeye basladi.

"tadi nasil?" diye soran yasli adama öfkeyle "aci" diye cevap
verdi.

usta kikirdayarak çiragini kolundan tuttu ve disari çikardi.

sessizce az ilerdeki gölün kiyisina götürdü ve çiragina bu kez de


bir avuç tuzu göle atip, gölden su içmesini söyledi.

söyleneni yapan çirak, agzinin kenarlarindan akan suyu koluyla
silerken ayni soruyu sordu: "tadi nasil?"

"ferahlatici" diye cevap verdi genç çirak. "tuzun tadini aldin
mi?"
diye sordu yasli adam, "hayir" diye cevapladi çiragi.
bunun üzerine yasli adam, suyun yanina diz çökmüs olan
çiraginin yanina oturdu ve söyle dedi: "yasamdaki istiraplar tuz
gibidir,
ne azdir, ne de çok. ýstirabin miktari hep aynidir. ancak bu
istirabin aciligi, neyin içine konulduguna baglidir.
ıstirabin oldugunda yapman gereken tek sey istirap veren seyle
ilgili hislerini genisletmektir.
onun için sen de artik bardak olmayi birak, göl olmaya çalis."


22/9/2007

Değerinizi bilin

 

İyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 50 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişiyi bulan dinleyicilere, bu parayı kim ister diye sordu ve eller kalkmaya başladı. Ve konuşmacı "bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım" dedi. Parayı önce buruşturdu ve dinleyicilere "hala bu parayı isteyen var mı?" diye sordu, eller yine havadaydı. Bu sefer, konuşmacı "peki bu paraya şunları yaparsam?" dedi ve 50 doları yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu.

Konuşmacı şöyle dedi:

"Arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz, burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yine de istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 50 dolar. Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötü hissederiz, fakat ne olduğu veya ne olacağı önemli değil, hiç bir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz ya da pis, hırpalanmış ya da kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir. Seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu her zaman bileceklerdir".

 

Kaynak : Net


22/7/2007

Pratik bilgiler 2



Pişirdiğiniz kek kalıbından çıkmıyor ise, kabın altına ıslak bir bez yayarak biraz bekletin

Konserve açıldıktan sonra cam kavanozda saklanırsa daha dayanıklı olur.

Kristallerin ışıl ışıl parlaması için, yıkadıktan sonra durulama sırasında sirkeli suya batırın. Bu işlem kristalleri parlatacaktır.

Sararan teflon tava ve tencerelerin içerisine bir miktar su ve birazda çamaşır suyu koyduktan sonra ateşin üzerinde kaynatın . İndirincede önce sıcak suyla daha sonra soğuk su ile iyice durulayın.

Parlaklığını yitirmiş bir sürahiye eski görünümünü kazandırmak için yarısına kadar yırtılmış gazete kağıdı doldurun, üçte birine de sıcak suy doldurup sıkı sıkı sallayın.

Dibi tutan tencereleri bir gece suda bekletin, tencere daha kolay temizlenecektir.

Musluklarınızı temizlemek için bez yerine eski bir naylon çorabı tercih edin sonuç daha mükemmel olacaktır.

Karnı baharın haşlama suyuna bir miktar süt katarsanız kar gibi beyaz olduğunu, hem de kötü kokmadığı fark ederisiniz.

Kullandığınız salçaların bozulmamasını istiyorsanız üzerini düzleyerek biraz zeytin yağı ilave ederek uzun süre saklayabilirsiniz.


Kaynak : Internet derleme


18/7/2007

Kusursuz ana babalar

Kusursuz anababaların 7 "melek" özelliği

1.Güç - Ortalama 15-20 yıl boyunca, birkaç insanın kendilerine bağımlı olmalarına dayanabilecek kadar güçlü olma, çocukları büyüyünceye kadar, onlara çok güçlü ve güvenilir oldukları izlenimini verebilmek için, kendi ruhsal ve bedensel sağlıklarına daima öncelik vermek. Bu nedenle de bu tür anababalar, enerjilerinin tümünü ve aşırıya kaçmayan ve bağımlılıktan uzak sevgilerini çocuklarına sonsuza dek verecek güce sahiptir.

2.Başarı - Bu tip insanlar yaşlandığında geçmişlerine bakarsanız, yaşamlarını ve potansiyellerini çok iyi değerlendiklerini anlarsınız. Her zaman başarılı olmuşlardır, çünkü hedefleri zor olmakla beraber; başarabilecekleri hedefler olmuştur. Başarılarından zevk alır, aldıkları maddi manevi her ödülü takdir ederler. Dolayısıyla, çocuklarının da başarılı olma konusunda motivasyonları yüksektir.

3.Duyarlılık-Duygularını ve gereksinimlerini henüz gerektiği gibi ifade edemeyen ailenin küçük bireylerinin bu durumuna karşı hazırlıklı olmak. Bu anababalar tek tek her bir çocuğun özelliğine göre insiyatif kullanabilir, çocuk yetiştirme konusundaki kuramlara ya da katı kurallara körü körüne bağlanmazlar. Kendi gereksinimleri konusunda da duyarlı davranırlar, kendilerine bağımlı olan aile bireylerine gereken sevgiyi ve şefkati gösterebilmek için, duygularını bir takım paravanların arkasına gizlemezler.

4.Sosyallik - Her türlü sosyal olaya ve tüm insanlara karşı çok ilgilidirler. Bu tür sosyal olayların, resmiyetten uzak e küçük çapta olmasına dikkat ederler. Dostluklara değer verirler, ilişkilerine daima zaman ayırırlar. Çevrelerinde rahat dostluklar kurabilen, hoş ve içten insanlar olarak tanınırlar. Eğlenmeye her zaman vakit ayırırlar. Kapıları çocuklarının arkadaşları da dahil olmak üzere herkese açıktır.

5.Beceri - Potansiyellerini geliştirmek isterler. Bilgiye ve/veya uygulamaya dayalı beceriler geliştirmişlerdir. Öğrenmeye isteklidirler ve daima daha bilgili, daha başarılı ve yeterli olmaya çalışırlar. Etkin bir biçimde iletişim kurmak, kendini iyi ifade edebilmek ve duygularını kontrol edebilmek gibi sosyal becerileri vardır.

6.Teşvik Etmek- Başkalarının da potansiyellerini kullanabilmeleri için, onlara cesaret verirler. Çocuklarını ilginç, belki de zor etkinliklere katılmaları için yüreklendirirler. Hem kendileri hem de çoukları için, kitaplar, müzik ve video kasetleri alırlar. Enerjilerinin tümü, kendilerine, başkalarına ve tüm dünyaya duydukları pozitif inançlarından kaynaklanır.

7.Duyu- Bir yandan hiç bir şeye körü körüne bağlanmayıp, sürekli ilerleme kaydederken, diğer yandan ayakları yere sağlam basar. Yaratıcı güçlerini çok iyi kullanırlar. Maddi durumlarının iyi olması için ellerinden geldiğince çalışırlar ve "kötü günler" için mutlaka bir kenara para ayırırlar.

Demenza


14/7/2007

Karar verebilmek

Aşağıdaki öyküyü arkadaşım Zümrütçe'nin bloğundan aldım. Bizimle paylaştığı için teşekkür ederim.

Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış.

Efendim köyde bir yaşlı adam varmış. Çok fakir. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.

"Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış.

"Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.

İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.

Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.

"Babalık" demişler. "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?."

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

"Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.

İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.

"Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında:

"Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

ALINTIDIR


21/4/2007

Tutku

Yaşamla ilgili danışmanlık ve destek hizmetleri ne kadar popüler ve önemli hale geldi farkında mısınız? Adeta her köşe başında bir uzman bulunmaya başladı. Neden dersiniz?
Görülen o ki insanlar nasıl daha güzel yaşayabileceklerine dair ne kadar çok alternatif geliştirirlerse "güzel bir yaşamdan" bir o kadar uzağa düşer oldular. Unutulan, eksik ve hatta fazla yapılan bir şeyler var sanki...

Doğduğumuz andan itibaren bir sürü bilgiyle karşılaşır, bunları öğrenir, depolar ve kullanır, kullanmadıklarımızı atarız. Temiz bir defterin sayfalarının birer birer cümlelerle dolması gibidir bu süreç. Öğrenmenin bir kısmı bilinçli, bir kısmı bilinçsizce biz farkına bile varmadan gerçekleşir. Olaylar karşısında takınacağımız tavırlar, tutumlarımız, alışkanlıklarımız daha biz çocukken birer birer şekillenir. Geçen yıllarla büyürüz, kendimize özgü bir duruşumuz olur.

Yetişkin insanlar olarak hedefler koyar, istekler duyar bunlara kah ulaşır kah ulaşamayız. İsteklere ulaşmak önemlidir tabi ancak bunun ilk adımı gerçekten ne istediğinin farkına varmak, bunun bilincinde olmaktır. Gerçek istekler kişinin kendi değerleri ile örtüşen onun için anlam ifade edenlerdir. Bir de gerçekte bize ait olmayan, duyup, görüp ön kabulle peşine düştüğümüz tanımlar vardır ki bunların kendi sesimizi bastırmasına izin verirsek kendimizden uzakta bir yaşam süreriz. Mesela büyük bir şirketin tepe yöneticisi olabilir ama başarılı olduğumuzu hissetmeyebiliriz. Hem de her şey yolunda olsa bile. Çünkü başarıyı genel kurallara göre tanımlamışızdır ve kendi tanımımızı oluşturmamışızdır. Hiç herhangi bir şeyi çok isteyip, o gerçekleştiğinde hayal ettiğiniz duyguyu yaşamadığınız oldu mu?

Bilgimiz ve fikrimiz var da kendimizi yeterince tanıyor, yeterince seviyor muyuz acaba? Yaşamımıza gerçekten açık yüreklilikle bakabiliyor muyuz? Ne istediğimiz, ne istemediğimiz konusunda düşüncelerimiz net mi? Yaşamımızı isteklerimiz ekseninde döndürme cesaretini sahip miyiz? Kendimiz için hangi adımları atıyoruz, isteklerimizi gerçekleştirmek için neleri riske ediyoruz? Yaşamımızda tutku ve coşkuyu nereye konumlandırıyoruz ve ne kadar yaşıyoruz?

Yaşamların öyle ya da böyle yeniden şekillendiği yıllardan geçiyoruz. Bir sürü değişikliğe uyum sağlamamız, ekonomik çalkantılar, gelecek kaygısı gibi bize engel olabilecek şeyler arasından sıyrılıp yaşamımızın bize özgü çizgilerini oluşturmamız lazım. Bir yönüyle kendi defterimizde nelerin anlatılacağını kurgulamak ve nasıl bir öykümüz olacağına karar vermek anlamına geliyor bu. Öykünün ana kahramanı nasıl bir hayat yaşamalı? Nasıl bir hayat yaşarsa "yaşamının anlamına" hizmet etmiş olur.

Bu cevabı o kadar kişisel düzeyde verilecek bir sorudur ki... Hatta gelin bunu biraz daha kolaylaştıralım sizin için. Düşünün ki 100 yaşındasınız, son derece sağlıklısınız. Sevdiklerinizle, arkadaşlarınızla kutlayacağınız doğum gününüz bu akşam. Evde sizden gizli olarak bir doğum günü partisi hazırlığı devam ediyor. Tabi siz her şeyin farkındasınız. Kapının ardına gizlendiniz. Tam da sizin hakkınızda konuşuyorlar. Onları dinlemeye başladınız. Sizinle ve yaşamınızla ilgili neler söylüyor olabilirler? Hadi düşünün, cevabınızı not edin bir yere. Çünkü çok önemli. Yazdığınız kelime ve cümlelerle anılmak, tanımlanmak için bugün neler yapıyorsunuz? Sizin tutku dolu yaşam öykünüzü anlatan o sadece size özel defterde yazdığınız satırlar neler söylüyor?

Sevgiyle kalın...

Tülin Kahvecioğlu


30/3/2007

Lidere gerek

Max DePree'nin liderlik için şart koştuğu 12 niteliğin çoğu tecrübeyle kazanılmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

-Tefrik kabiliyeti: Lider keskin bir içgörü, marifet ve yargıgücüne sahiptir.

-İnsan ruhundan anlamak: Lider, insan ruhunun kıvrımlarını okur; ihtimam, özlem ve mücadeleleri iyi anlar.

-Zaman bilinci: Lider geçmişi anlar, bugünü hesaba katar, geleceğe saygı duyar. Bugünle yarın arasında mütemadiyen mekik dokur. Ve kendinden öncekilerin tecrübesini daima akılda tutar.

-Fikrî enerji ve tecessüs: Lider kendinden geçercesine, vecd içinde öğrenme sorumluluğunu hisseder.

- Öngörülebilirlik: Lider kapristen uzaktır; insanları şaşırtan davranışları olmaz.

Vizyon genişliği: Örgütün neler başarabileceğine dair liderlik vizyonu, bütün katılımcıları hesaba katacak kadar geniş olmalıdır.

Bütünlük: Lider, davranışında bütünlüklü ve dürüsttür.

Hassasiyet: Başkalarının yeteneklerine güvenir lider; onların ellerinden geleni ortaya koymalarına meydan açar.

Belirsizlikten yılmamak: Lider, kaosa anlam veren, belirsizlikten ürkmeyen, aksine bunlardan kuvvet bulan kişidir.

Ortada olmak: Lider, örgütün dört bir yanında hazır ve nazırdır. Sorar ve kendine sorulmasına fırsat verir. Sabırlıdır. Sorunları dinler, nüansları yakalamaya çalışır.

Mizah duygusu: Lider şefkatli bir mizah duygusuna sahiptir; birçok bakış açısını hesaba katan geniş bir perspektifi vardır.

İlişkilerde cesaret: Yeri geldiğinde sert kararlar vermekten çekinmez. Acımasız dürüstlük içinde hareket eder.


Yeni Şafak


5/3/2007

Değişim gerekli

Reklamcılar Derneği’nin yeni başkanı Cem Topçuoğlu ile Bebek’te koştuk bir cuma sabahı. O zaten hep koşan ve nereye gittiğini iyi bilen biri olarak başarısının sırrını açıkladı: Değişen dünyaya değişerek adapte olmak…

TBWA/İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkanı ve Reklamcılar Derneği’nin yeni Başkanı Cem Topçuoğlu ile buluşmaya giderken aklımda iki önemli soru vardı. “Sormazsam çatlarım” cinsinden iki soru. Birincisi “Nereye bu koşu?” Tamam, kendisi eski sporcu. Eski profesyonel voleybolcu, tenis, squash, kayak, yelken, su kayağı gibi bilimum sporun da ehli. Ama onca işinin ve sorumluluğunun arasında, her sabah 07.00, 07.30 gibi koşmak adeti de nereden çıktı şimdi? Zaten iş hayatı koşturmakla geçiyor. “Sabahın köründe nereye” diye soracaktım tabii.
“Zaten hız toplumunda yaşıyoruz Cem bey. Hem de siz reklamcıların yaratılmasında büyük katkısı olduğu gerçek bir ‘fast-food toplumu’nda. Yememiz içmemiz bir koşuşturmaca, iş hayatımız, hatta aşklarımız bile. Hal böyleyken ‘Niçin bu koşuşturup durmaca?’ diye soracaktım işte.
Ama gerek kalmadı. Biz Bebek Kahve’de lezzetli çaylarımızı içip de koşmaya başlayınca o zaten cevabını verdi kendince. Grey, Select ve TBWA diye devam eden çok koşuşturmacalı ve çok başarılı bir reklamcılık serüveni yani iş, iş, iş ve Amerikalı eşi Sally, kızı Ela, oğlu Can ve “deforme olmuş sosis” cinsinden köpeği Simba arasında geçen maraton gibi hayatında yalnız kalıp da düşünebildiği tek lüksüymüş koşma eylemi. Tamam bir de duş keyfi…
İkinci soru biraz daha alengirliydi. Reklamcıya reklamcılık taslamak olmaz ama sordum işte gitti. “Gelmiş geçmiş en iyi ve en akılda kalıcı reklam sloganını bilmeden de olsa Descartes üretmiş bence Cem bey: ‘Düşünüyorum öyleyse varım.’ Peki günümüzde bu sloganın yerini alan cümle ne? Daha da ileri gidelim, sizin hayattaki ‘Öyleyse varım cümleniz ne?’”
Bence cevabı belliydi: “Tüketiyorum öyleyse varım.” Ama onunki beklemediğim bir cevaptı: “Değişiyorum öyleyse varım.”

“Türk Markaları Ansiklopedisi geliyor”

Reklamcılık nereye gidiyor?
Reklamcılık bir reenkarnasyon içinde. Bir ruh göçü yaşıyor, kabuk değiştiriyor. Ama tam olarak nereye gittiğini bilmiyoruz. Bilinen bir tek şey var. Reklamcılık internete doğru kayıyor, ekranın içine doğru giriyor. Televizyon reklamcılığı ölmüyor ama televizyon ve internet reklamcılığı iç içe girmeye başlıyor. Uydular, cep telefonları, oyun konsolları, bütün o teknolojinin iç içe girmesiyle özellikle web bazlı ajanslar ön plana çıkacak. Türkiye’de daha bu işlere çok var denebilir. Ama hiç de o kadar çok yok. Reklamcılık farklı yöntemlerin kullanıldığı bir entegrasyona doğru gidiyor aslında. Bu nedenle reklamcıların fikir üretme, içerik oluşturma yetenekleri çok önemli.

Zaten Reklamcılar Derneği başkanı seçilmeniz üzerine verdiğiniz demeçlerde de öncelikli misyonunuzun fikri ön plana çıkarmak ve fikir hakları üzerine çalışmak olduğunu söylediniz… Bunun dışında hangi konuları ele alacak derneğiniz?
Projemiz çok ama şu an halihazırda bir “Türk Markaları Ansiklopedisi” hazırlıyoruz. Türkiye’de yaratılmış Türk markaları ile ilgili geçmişe yönelik bir çalışma bu. İlk iki cildini tamamladık. Temel kriter olarak Türkiye’de sürekli iletişime inanan markaları seçtik. Şu anda listede basından Hürriyet, Milliyet, Sabah var. Petrol Ofisi, YKM, Arçelik, Vakko gibi markalar da var. DVD’si de çıkacak.

“Muhtar Kent ve Cem Kozlu idollerim”

Uluslararası TBWA’in yönetim kuruluna seçilen ilk Türk, çalışan mutluluğuna inanan yenilikçi bir insan kaynakları yapısını Türk reklamcılığına taşıyan vizyoner insan, Reklamcılar Derneği başkanı ve bunun gibi birçok unvanınız var. Yetmedi, bir gün Uluslararası TBWA’in başına geçen ilk Türk olmak istiyorsunuz. Siz nereye koşuyorsunuz?
Sabahları koştuğuma bakma. Bir yere koşmuyorum. Sadece kendimi bir dünya vatandaşı olarak görüyorum. Ve yaptığım işi uluslararası düzeyde de yapabileceğimi kanıtlamak istiyorum. Coca-Cola’dan Cem Kozlu, Muhtar Kent gibi insanlar bu anlamda idolüm.
Bence burada önemli olan hedef koymak ve inanmak. Ne yapacağını bilmekle ilgili bir şey bu. Üstelik dünyada da öyle çok zeki adam yok. Biz Türkler zor şartlarda yaşadığımız için aynı anda 12 işi birden yapabiliyoruz. Ben de yapabilirim diyorum sadece. Türk insanının uluslararası platformda kendine güvensizliği bana garip geliyor. Biraz strateji ve planlamayla her şeyi yapabiliriz halbuki.

Ailenizden gelen bir şey mi bu açılma isteği?
Ben orta halli bir aileden geliyorum. Annem ve babam emekli. İkisi de devlet memuruydu. İstanbul, Çamlıca’da büyüdüm ben. Sonra Bağlarbaşı’nda yaşadım. Devlet okuluna gittim. Marmara Üniversitesi’nde radyo televizyon okudum. Yani aslında çok lokal bir adamım. Ama küçüklüğümden beri de uluslararası birileriyle bir arada olma isteğim ve gayretim vardı. Özellikle bu sektöre girdikten sonra daha da arttı.

“Ben yemek yemek için yaşıyorum”
Dünya vatandaşısınız yani…
Bence öyleyim. Türkiye’yi, İstanbul’u çok seviyorum. Ama zaten İstanbul’da da dünya vatandaşı olabilirsiniz. Ben biraz daha sınırları genişletmeyi seviyorum galiba.

Nasıl mesela?
Yemek yemeyi çok severim. Ve mahalle kültüründen, orta halli bir aileden geldiğim için bir gün dünyanın en iyi yerinde, ertesi gün dünyanın en salaş yerinde yemek yiyebilirim. İkisinden de çok büyük zevk alırım. Ayrıca, yemeğe ceketli de giderim, şortla da. Dünyanın çeşitli yerlerinde, farklı yerlerde yemekten çok hoşlanıyorum. Seyahate gittiğimde önce nerede yiyeceğimi belirlerim. Otelden önce yemek rezervasyonu yaparım. Ben yemek yemek için yaşıyorum ve farklı dünya yemeklerini denemeyi seviyorum.

Dünyaya entegre olabilmenin püf noktası nedir sizce?
Her zaman kendimi geliştirmeye, yeniyi yakalamaya ve mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde değişmeye çalışırım. Hem hayatta hem de reklamcılıkta dünyaya entegre olabilmek bu şekilde mümkün bence. Oturup ahkam keserek iş yapmak mümkün değil. Kendini geliştirmen, dünyaya açık olman, bakman lazım.
Bir de nerede iyiyim diye kendimi test ederim hep. Kendi kendimin eleştirisini çok acımasızca yapabilecek durumdayım. Bakınca en iyi olduğum noktanın işte ve hayatta değişim yapabilme olduğunu görüyorum. Şu an yaşadığımız devirde hayatta kalmanın püf noktası da bu bence. Her şey öyle hızlı değişiyor ki, adapte olabilen kazanıyor.

 “Düşünüyorum öyleyse varım” sloganının yerini “Değişiyorum öyleyse varım” aldı öyleyse.
Kesinlikle. Değişmek reklamcılık sektörü için de çok önemli. Statükoculuktan uzak durabiliyorsan bu sektörde iyi olursun. Şu anda bu şart. Değişen ajanslar kazanıyor.

Visa’nın yaratıcısı ve eski CEO’su Dee Hock, “Sorun yeni fikirler bulmak değil, eskileri kafamızdan atmak” demiş. TBWA’in “yık ve yeniden yarat” felsefesi de bunu yansıtıyor, değil mi?
Kesinlikle. Ben de burada ajansı kurarken kafamdaki konvansiyonel fikirleri atmaya çalıştım. Eski kalıplarınıza takıldığınız müddetçe mutlaka bir yanlış yapıyorsunuz. Müşterilerimizin de kendi kalıplarını kırmaya çalışıyoruz bu anlamda.

“Randevu noktası kalmadı”
Artık her yerde ve her işte bir reklam var. SMS mesajları, spam mail’ler, panolar, yazılı basın, televizyon, hatta tişörtler ve insan vücudu üzerinde bile reklamlar var. Kaçışı olmayan bir bombardıman sanki. Kalıcı davetsiz misafirlerimiz haline mi geldiniz siz reklamcılar?
Şu anda şöyle bir durum var. Tüketiciyle marka arasındaki her şey mecra. Eskiden tüketiciyle belli bir noktada, mesela pazar günü gazetede gördüğü ilanda buluşuyordun. Bir randevu noktası vardı. Şimdi bu kalmadı. Fabrikadan çıkıp rafa gelen markayla tüketici arasında bir medya bariyeri kalmadı. İnternette, sokakta, her yerde tüketicinin karşısına çıkma yollarını arıyor artık marka. Tüketicinin dünyasını dört bir yandan doldurabilmek burada amaç.

Bir konuşmanızda şöyle demişsiniz: “Tüketici sürekli değişiyor, günün belirli saatlerinde ortamına göre kendini yeniden yaratıyor ve farklı rollere bürünüyor.” Sürekli farklılaşan bu tüketici nasıl yakalanır? Kaçacak yerimiz kalmadı ama yine de sorayım…
Çok önemli bir konu bu. Özellikle gençlerde bu böyle. YouTube, Myspace ve bloglar sayesinde sürekli yaratıyor, üretiyorlar. İnternette ve gerçek hayatta yeni kimlikler yaratıyorlar. Bazen aynı gün, bazen aynı hafta içinde birkaç kişilik değiştiriyorlar. Markanın bunu anlayabilmesi ve o kişiyi o kişiliklerine göre yakalayabilmesi gerekiyor. O marka belki o kişiliklerden bir tanesine hitap ediyor olacak. Onun hafta sonu markası olacak mesela. Cep telefonları bunu iyi yapıyor. İş telefonu, spor telefonu, çocuk telefonu çıkarıyorlar mesela.

Sabah akşam kimlik değiştiriyoruz. Hepimiz şizofren mi olduk acaba? Kişilik bölünmesi filan mı yaşıyor toplumlar?
Hayat böyle devam ediyor. Özellikle yeni dünyada, internet dünyasında, herkesle interaktif bir durumda olduğumuz için eski klasik hayat düzeni devam etmiyor. Koşmaya gittiğinde başka bir kimlik, arkadaşlarıyla meyhanede başka kimlik, işte başka, internette bin bir tane başka kimliğe bürünebiliyor. Hatta günlük hayatta bürünemediği kimliklere internette bürünüyor. Sanal ortamda yepyeni bünyeler oluşturuyor. PlayStation’un bir oyun çalışması vardı. Sloganı şu: “Kendi dünyanda yaşa, bizimkinde oyna.” Böyle bir dünyada yaşıyoruz şu anda.


Aylin VAROL

Kaynak:Pazar/Milliyet



« Önceki ::