Demenza - Delilik gecici, pısmanlık kalıcıdır

20/3/2009

Seyirci bir filme neden gider?

En vahimi: Seyirci neden bu filme gelecek?

Seyirci dünyanın en güzel köşkünde tuvalete gidecek olan kişidir. Onu tek ilgilendiren kendi ihtiyacıdır sıkıştığında estetik değerler umrunda bile olmaz.

O yüzden zorunludur bu soruların yanıtlanması. Bayağı ve onur kırıcı olduklarını biliyorum çok da sıkıcılar ama yaşam kurtarırlar. Sinema tarihi aynı zamanda bu soruları zamanında sormamış ya da doğru karşılıkları bulamamış senaristler mezarlığıdır. Kendileriyle birlikte kimi yönetmen ve yapımcıları da sürüklemiş olmaları neyi değiştirir: ölüler yalnızdır.

Şeytan ayrıntıda gizli

Şimdi biraz daha derine inip ve filmlerin üzerine kurulduğu hikaye anlatımında yardımcı küçük destek noktalarına göz atalım.

Bunca zaman sonra ressamların hâlâ çiçek resmi yapmaları gibi yazarlar da hâlâ dedektif hikayeleri korku ya da aşk romanları yazıyorlar ve aynı şekilde sinemacılar hâlâ aynı beş altı hikayeyi çekiyorlar. Ama yine de hâlâ karıştırarak birleştirerek ya da değiş tokuş ederek sanat eserleri yaratılıyor: bütün mainstream filmlerin düzenli aralıklarla meydana gelen belli başlı izlek noktalarıyla bir başlangıcı ortası ve sonu olmasına rağmen bu babadan kalma eski hikayelere çeki düzen vermenin çeşitli yolları var. İşte bu nedenle senaryo yazarları ve yönetmenler karakterleri seyredenlerin gözünde ete kemiğe büründürmek sinema dünyasını inandırıcı yapmak boşluktaki noktaları ve kişisel çıkmazları sonuca bağlamak ve böylece filmin sonunu daha tatmin edici kılmak için tasarlanmış hikaye anlatma teknikleri kullanırlar.

Başka bir deyişle her karakterin kendi hikayesi olur ve bu hikayeler filmin sonunu önceden sezdiren hepimizin istediği gibi özenle dokunmuş bir çözülme sağlamak için asıl hikayeye bağlanır.

Önceden sezdirme
"Goldfinger"da filmin Fort Knox sonunu daha etkileyici hale getirmek için önceden sezdirme yöntemi kullanılır. Giriş bölümünde 007 gizlice bir ooooo imalathanesine girdiğinde "iş üzerindeyken" saldırıya uğrar. Bunun üzerine saldırganı küvete fırlatır ve elektrikli bir ısıtıcıyı küvete sokarak adamı öldürür. Şimdi golf klübündeki sahneye atlayalım. Goldfinger 007'yi uyarmak için Oddjob'ın çelik kenarlı zarif şapkasını fırlatarak bir heykelin kafasını uçurmasını sağlar.

James ile Oddjob'ın bir sonraki karşılaşmalarında şapka gerçekten önemli rol oynar. Oddjob ölen altın kızın intikam peşindeki kızkardeşi Tilly Masterson'ı şapkasıyla boynunu kırarak öldürür. Fort Knox düğüm noktasına doğru ilerlerken Oddjob şapkasını bu kez James Bond'a fırlatır ama Bond aniden eğilince şapka demir parmaklıklar arasına sıkışır. Oddjob şapkasını almaya gittiğinde James kopuk bir elektrik kablosunu yakalayıp demir parmaklıklara değdirir ve böylece saldırgana elektrik verir. Filmin sonundaki bütün unsurlar -şapka Oddjob'ın boyun kesme peşinde olduğu elektrik kablosunun yaratıcı kullanımı- daha önce üstü kapalı biçimde filmde ima edilmiş ve böylece sonuç seyirci için daha tatmin edici hale getirilmişti.

"Goldfinger"daki önceden sezdirme oldukça gizli kapaklıdır yani "Top Gun"daki açık sezdirmeye benzemez. Böylece ortaya hem sonu kolaylıkla tahmin edilebilen eğlenceli bir film hem de bu sayfada kullanmak için ideal bir örnek çıkmış olur.

Açılış sahnesi. Maverick (Tom Cruise) ve Cougar tek başına sanarak yolunu kestikleri MiG uçağın tek başına olmadığını yanında bir uçağın daha olduğunu farkederler.

Ne ekersen onu biçersin
Maverick Top gun okuluna gider ve orada çektiği numaralara ve kuleye çok yaklaşarak yaptığı fiyakalı uçuşlarına rağmen Iceman'in (Val Kilmer) arkasından ikinci olur. Mav ile Goose'un kullandıkları F-14 Ice'ın jetinin arkasında bıraktığı ateşe yakalanır. Mav uçuş arkadaşı Goose'u kaybettikten sonra depresyona girer ve deli gibi içmeye başlar.

Filmin zirve noktasındaki kapışma sahnesinde bütün bu olaylar yer alır. Sürpriz; beklenenden daha fazla MiG uçağı vardır. Maverick kafayı bulur. Birinin jetinden çıkan ateşe tutulur. Ortağını bırakmayı reddeder. Yeniden fren numarasını yapar. Hatta sonunda Kelly McGillis'le karşılaşmak üzere yere inmeden önce yine kuleye çok yakın uçarak kontrol kulesindeki adamın kahvesini döker.

Sinemada hikaye anlatımını destekleyen faktörlerden bir diğerini "backstory"yi barındırması açısından da aynı derecede iyi bir örnek "Top Gun". Önceden Mav'in ailesinin orduda pek de iyi bir ismi olmadığını öğreniriz.

Goose öldüğünde Viper Mav'e babasıyla ilgili gerçeği söyler. Gelmiş geçmiş en zorlu çatışmalardan biri sırasında babasının F-4'ü hasar görmüş fakat baba Mav geri dönmek yerine üç arkadaşının hayatını kurtarmak için kalmıştır. Çatışma haritaya göre yanlış bir hava sahasında gerçekleştiğinden askeriye adamın cesaretini asla takdir edememiştir.

İyi kullanıldığında "backstory" gerçekten bir filmi zenginleştirebilir. En iyi sinemacılar karakterlerin kendi hikayelerinin de en az filmdeki ana aksiyon kadar iyi olmasını sağlamaya çalışırlar. "Rezervuar Köpekleri"nde Tarantino karakterlerin hikayelerini flashback'lerle anlatır. Böylece ana aksiyonun yanısıra Beyaz'ın Sarı'nın Turuncu'nun hikayelerini de ortaya koyar. "Top Gun"a göre alışılmışın çok daha dışında bir yöntemle.

Spielberg de bunu yapar. "Indiana Jones And The Last Crusade"in açılışında Genç Indy'nin (River Phoenix) hikayesini anlatarak Indy ile babası arasındaki ilişkiyi oturtmakla kalmaz ayrıca Indiana'nın köpeğinin adı olduğunu açıklar ve kahramanı tanımlayan karakteriyle ilgili dört unsuru ortaya koyar: kamçı şapka çenesindeki yara ve yılan korkusu.

Karakter özellikleri ve bunların bir şekilde olaya bağlanışı hikaye anlatmada kullanılan bir başka yöntem. Karakter özellikleri filmlerde sık sık önemli dönüm noktaları haline gelir. Tabii bu genellikle o kadar kötü yapılır ki sonraki sahneyi önceden tahmin ettirmekten başka işe yaramaz. Yükseklik korkusu mu var? O zaman çatıda geçecek bir sahne beklersiniz. "Goldeneye"da filmin başından itibaren Rus bilgisayar kurdu Boris'in tükenmez kalemini açıp kapamak gibi bir tiki olduğunu biliriz. Küçücük bir ayrıntı hikayede kocaman bir dönüm noktası. Filmin sonunda Boris farkında olmadan 007'nin patlayan tükenmez kalemini eline alır ve öylesine açıp kapamaya başlar. Biz tıpkı James gibi kalemin her an patlayabileceğinin farkındayızdır; ki zaten patlar.

Şimdi "Goldeneye"daki bomba-kalem numarası işe yarar çünkü biz olayları Bond'un bakış açısından görürüz. Bakış açısı temelde hikaye anlatımını etkileyen en önemli şeylerden biridir. Seyircinin filmde olanları nasıl anlayacağını kiminle aynı tarafta hissedeceğini ve ne bileceğini belirler. Çoğu filmde seyirci her şeyi bir ya da iki ana karakterin bakış açısından görür ve genellikle bu karakterlerle özdeşleşir.

Örneğin "Deliverance"ta her şeyi dört çocuğun bakışıyla görür ve onlarla özdeşleşirsiniz. "Sıkı Dostlar"da filmin başından sonuna kadar Henry Hill'le birliktesinizdir ve dolayısıyla Henry'nin gözündeki Jimmy Conway'i ve Tommy DeVito'yu tanırsınız. Tıpkı kötü adam Sarı'nın gözündeki Beyaz'ı ve Turuncu'yu tanıdığınız gibi... Bu karakterlerin hepsi suçludur ama olayları belli karakterlerin bulunduğu noktadan gördüğümüz için onlardan yanayızdır. "Ucuz Roman"ın çabuk çabuk konuşan katilleri Jules ve Vincent'tan yana olduğumuz gibi...

Mainstream filmlerden herhangi birine baktığınızda hem olayları belli karakterlerin gözünden izlediğimizi hem de bu karakterlerin filmin sonraki aşamalarında ortaya çıkacak aksiyonu önceleyen kendi hikayeleri olduğunu görürsünüz.

DÖNÜM NOKTASI: FARKLI KARAKTERLER FARKLI BAKIŞ AÇILARI

Zaman zaman bize daha az bilgi sunan ve kurallara uymayan filmlerle karşılaşırız. Bu iddialı çıkışlar başarılı olduklarında bizi çok daha tatmin eden bir film seyretmiş oluruz. "Ucuz Roman" değişik zamanlarda değişik karakterlerin bakış açılarıyla hikayeyi keserek bakış açısıyla ilgili kuralı defalarca bozar. "Evet herkes sakin olsun. Bu bir soygundur." sahnesiyle film hırsızların bakış açısından başlar. Filmin sonunda aynı sahneyi bu kez Jules ve Vincent'ın gözünden izleriz. Aynı şekilde tuvaletteki çocuğun Jules ile Vincent'ın arkadaşlarını öldürdüğünü duyduğu sahneyi önce öldürenlerin sonra çocuğun gözünden izleriz. Film boyunca ana hikayedeki asıl karakterlerin yan hikayelerde ikinci dereceden karakterlere dönüştüklerini görürüz. "Ucuz Roman"ın belli başlı bütün bölümlerinde bu tekrarlanır. Tabii bu riskli bir yöntemdir. 1991 yılındaki "Slacker"ın hikayesi gibi karakterlerden hiçbiriyle özdeşleşemediğiniz konudan konuya atlayan darmadağınık bir hikaye de çıkabilir ortaya. Böylesine karmaşık dönüşleri kolay anlaşılır hale getirmek de Tarantino'nun başarısı.

1. Vincent ve Jules'un Big Kahuna Burger yiyenleri infaz edişleri iki kez gösterilir.
2. Soygun hem dikkat çekici bir açılış sahnesidir...
3. Sem de açıkta kalan uçları bağlama ve birçok hikayeyi birleştirmek için yeterince etkili bir son.
4. Vincent hem Butch'un hikayesinde hem barda hem de boksörün dairesinde iki kere görülür.

ALINTI

20/3/2009

Senaryo yazmak

Senaryo yazmak isteyenlerin ilk sorduğu sorudur: "Nasıl yazılır?". Aslında senaryo yazmayı zor hale getiren piyasada satılan ve orijinaline pek benzemeyen edebi-senaryo kitaplarıdır. Bir de yönetmenin işine karışma filmi kağıt üzerinde tarif etme ihtiyacı... Bunun yerine daha basit bir yöntemle yapımcıların sıkılmadan okuyacağı bir senaryo yazmak istiyorsanız yazımıza bir göz atın.
Senaryolar. Belki siz de sevdiğiniz bir filmden çıktığınız günlerden birinde okumak için birkaç senaryo almışsınızdır ama acaba kaçınız gerçekten senaryo okudunuz? Belki elden geçirilmiş ve edebi bir hava verilmiş birkaç senaryo...

Aslında bu senaryolar da unutulmaz birkaç sahneye göz atıldıktan sonra kütüphanelerin tozlu raflarına terk edilmiştir. Sevmediğiniz ya da hiç seyretmediğiniz bir filmin senaryosunun hiç şansı yoktur. Öylelerini kimse okumaz.

Aslına bakarsanız okumanız için pek sebep de yoktur. Zaten senaryolar sizin okuma zevkinize hitap etmek üzere yazılmaz. Yönetmenler yapımcılar görüntü yönetmenleri oyuncular yapım tasarımcıları ve diğer sinema profesyonellerinden oluşan özel bir seyirci kitlesi için yazılırlar. Bu profesyonel seyirci herhangi bir senaryoyu okurken o senaryonun filme dönüştürülmesinin zor ve kolay yanlarını düşünür. Hiçbir senaryo sonradan paketlenip filmin bitmiş halini görmüş seyirciye satılacağı düşünülerek yazılmaz.

AMERİKAN FORMATI
Demek ki senaryolar üzerinde çalışılan belgelerdir. Herhangi bir anlaşmazlığa meydan vermemek için de hep aynı formata bağlı kalırlar. Böylece herhangi bir filmin prodüksiyonunda görev alan o küçük ordunun üyelerinin savaş planını kolayca izlemeleri ve anlamaları sağlanır. Eğer yeni bir "Yurttaş Cane" ya da "Kurtuluş Günü" senaryosu yazmayı düşünüyorsanız öncelikle öğrenmeniz gereken senaryonun bir formül izlemesi gerektiğidir. Eğer bu formülü izlemezse okunma şansı bile yoktur.

Standart Amerikan formatına geçmeden önce özellikle Türkiye'de hala çok moda olan Fransız formatına bakalım. Bu formatta sayfa ikiye bölünür ve bir tarafına diyaloglar öbür tarafına da diyalog dışında yazılması gereken şeyler mizansen yazılır. Ama bu pratik değildir özellikle de bilgisayar ekranında...

Standart Amerikan formatında ise diyaloglar 7.5 santimetre genişliğindedir ve sayfanın tam ortasına yerleştirilir. Tanım bölümleriyse (mizansenler) 15 santimetre genişliğinde bütün satıra yayılır. Metinde koyu renk altı çizili ya da italik harfler bulunmamalıdır. Nedenini sormayın. Karakter isimleri ve çeşitli talimatlar büyük harfle yazılır ve bu talimatların tümüne "sluglines" denir. Her metin parçasından sonra bir satır boşluk bırakılır. Bu metin parçası bir "slugline" bir sahne ya da aksiyon tasviri diyalog "KESME" ya da "YUMUŞAK GEÇİŞ" gibi bir not olabilir.

Bu temel kurallara uyarak yazdığınız senaryonuzun aynı derecede kati bir başka kural olan "bir dakikalık sayfa" kuralına da (kartoteks) uyması gerekir. Bu kurala göre bir senaryo sayfası tamamlanmış bir filmin bir dakikasına eşittir. Prodüksiyonun planlanması açısından bu çok önemlidir çünkü çoğu filmde her çalışma günü sonunda iki senaryo sayfalık malzemenin filme çekilmiş olacağı düşünülerek çalışılır.

Biçimle ilgili bu temel kuralların yanı sıra senaryolar görsel ayrıntıyı yansıtacak şekilde tasarlanmalıdır. Yani "F.'nin canı çok sıkkındır." yerine "F. yatağa uzanmıştır. Yüzünde bir haftalık sakal vardır. Yatağının kenarındaki masanın üzeri kirli fincanlar ve bardaklarla doludur. Yarı aralık perdeden içeri gün ışığı süzülmektedir." türü bir şey yazmalısınız. Evet böylesi daha uzundur. Ayrıca bu örnekte görüldüğü gibi iyi yazması daha zordur ama yine de bu açıklayıcı cümleler senaryonun filme çekilirse nasıl olacağına dair daha çok şey gösterir. Senaryonun filme çekmeye değer olup olmadığının ve ne gibi zorluklar çıkaracağının değerlendirilmesini herkes için kolaylaştırır.

Bunun yan ısıra senaryolar diyalog yoluyla aksiyon ifade ederler. Bir zamanlar Hitchcock çoğu filmi "konuşan insanların resmi" diyerek aşağılamıştı. Unutmayın ki burada aksiyon dövüş araba çarpışması ya da patlama anlamına gelmez. Basitçe karakterlerin düşüncelerini sesli olarak değil bir şeyler yaparak ifade etmeleri gerektiği anlamına gelir. Nefis Stephen King romanlarının sinema uyarlamalarının genellikle felaket oluşu da bundandır. Romanlarda zamanın çoğu karakterin kafasının içinde geçer. Oysa filmlerin ve dolayısıyla senaryoların görsel olmaları gerekir. İnsanlar bir romanda karakterin duygusal yaşamının enine boyuna incelendiği on sayfayı okumaktan mutluluk duyabilir ama bir filmde on dakikalık bir monolog sıkıcı gelir. Bu nedenlerle çoğu senaryodaki diyaloglar etkileyicidir ve yerinde kullanılmıştır.

YÖNETMENİN İŞİNE KARIŞMAYIN
Senaristin kaçınması gereken en önemli şey kamerayı yönetmektir. Bir senaryoda "Kamera F.'nin yataktan kalkışını izler" gibi notlar bulunmamalı açıklamalar "...görürüz" ile bitmemelidir. Senaryo kurulurken amaç okuyucuya bir film düşüncesi sunmaktır. Oysa kamerayla ilgili ayrıntılar okuyucuyu hikayeden çıkarır karakterlerden uzaklaştırır ve gerçek dünyaya döndürür. Ayrıca iyi senaryo yazarları kullandıkları dille kamera hareketlerini kolayca ifade edebilirler.

En önemlisi de kamerayla ne yapılacağına karar vermek bütünüyle yönetmenin işidir. Hiçbir senaryo yazarı yönetmene işini nasıl yapacağını söyleyemez. Bu kurala uymaması açısından Shane Black bir istisnadır ama onun da kendi kuralları vardır.

Tabii sizin aldığınız senaryoların hiçbiri bahsettiğimiz gibi bir senaryoya benzemez. Büyük olasılıkla ciltlenmiş haldedir ve aralıklı olarak A4 kağıdına yazılmamıştır. Okuduğunuzda kamera hareketlerine ilişkin notlar da görürsünüz. Ayrıca bir sürü yersiz diyalog vardır.

Neden böyledir? Çünkü yayınlanmış senaryoların çoğu senaryo yazarının son müsveddesi olan prodüksiyon öncesi orijinal senaryo değildir. Satışa sunulan senaryolar film çekilip kurgulandıktan sonra hazırlanmış editörün kopyası ya da devamlılık kopyasıdır ve daha çok tamamlanmış filmin kayıtlarından oluşur. Onun için bir sürü kamera hareketi vardır. Bunlar masa başında değil sette kararlaştırılan şeylerdir.

Ayrıca yayınlanan senaryoların pek azında filme alınmayan sahnelerin yer aldığı görülür. Bunlar başarılı olmadığı için oyunculuk kötü olduğundan ya da çekimler sırasında programın gerisinde kalındığı için filmden çıkarılan sahneler olabilir.

Woody Allen'ın "Annie Hall" filminde de benzer bir şey oldu. Allen ve Marshall Brickman'ın senaryolarının adı "Anhedonia"ydı ve Alvy Singer'ın çocukluğu iki evliliği aşk ilişkileri ve Annie ile ilişkisinden rastgele anıların derlemesinden oluşuyordu. Fakat filmin montajı sırasında ortaya çıkan filmin dağınık ve karmaşık olduğu hemen anlaşıldı. Sonuçta neredeyse tamamen Annie ile Alvy'nin ilişkisine odaklanacak biçimde montajlandı. Yayınlanan senaryoyu satın alırsanız elinize geçen bu olur. Orijinal "Ahedonia"yı bulmanız mümkün değil.

Yayınlanan senaryoların orijinal senaryolardan farklı olmasının bir nedeni de pazarlamayla ilgili. Bazı yüksek bütçeli filmlerin yayınlanan senaryoları filmin unutulmaz sahnelerinden fotoğraflarla dolu oluyor ve böylece senaryo satın almaya değer bir görünüm verilerek sunuluyor. Öte yanda Faber & Faber tarafından yayınlanan tipik senaryolar var. Bunlar diyaloglar ve kamera notlarıyla doludur ve genellikle geleneksel anlamda senaryo yazmayan yönetmenlerin eserleridir. Tarantino Scorsese Cronenberg ya da Hal Hartley'nin elinden çıkmış böyle bir senaryo okuduğunuzda yine tipik bir senaryonun çarpıtılmış halini göreceksinizdir.

Bu durumda yayınlanmış senaryoları okuyun deriz size. Bu size bir hikayenin perdede anlatılışıyla ve diyalog akışıyla ilgili fikir verecektir. Ama unutmayın ki bu senaryolar filmin ortaya çıkarıldığı orijinal senaryolar değildir.

Siz ille de orijinal senaryonun nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorsanız işiniz pek kolay değil. Film şirketlerinin bize böyle bir senaryoyu vereceğini sanmıyoruz. Ama Internet'te birkaç tane bulmanız mümkün.

Üzerinde çalışılan belgeler olarak kabul ettiğimiz senaryolarla ilgili bir başka önemli nokta da her şeyin çok rahat anlaşılabilecek kadar açık olması gerektiğidir.

Her şey bir senaryoyu başlatabilir

"Dünyanın en güzel öyküsünü yazmış olabilirsiniz bir proje olarak değeri azsa filmin yapılabilmesi için para bulunamaz hadi yapıldı diyelim seyirci gelmez. Endüstri seyirci getirmeyen projelerden hiç hazzetmez. Sinema pahalı bir sanattır o filme yatırılacak paranın ağırlığını senaristin duyması gerekir."

Gizemli ulumalarla kederini geceye boşaltan bir köpek kapanan bir kapı gülümseyen bir bebek damlayan bir musluk bir insanın (bir oyuncunun?) yüzü veya her türden ruh sancısı: ihtiras kıskançlık hırs özlem pişmanlık hüzün acı... her şey bir senaryoyu başlatabilir. Senarist darmadağınık birtakım fikirleri yanyana getirebilecek birikim ve yeteneğe sahipse ve ne anlatacağını biliyorsa bir toplu iğneden bile hareket edebilir. Nasıl olsa o iğne ait olduğu hikayeye sizi götürecektir. Her şey rehberdir.

Ken Russell'ın filminde Mahler'in dediği gibi seçen sanatçı değilse eser sanatçıyı seçiyorsa yeni senaryosu için öykü arayışında olan yazarın çevresine dikkatle bakması yeterli olacaktır.

Asistanlarımla "beyin fırtınası"na başlarken aralarından birinin birkaç sözcük söylemesini isterim: -dile getiren kişiyle söze dökülen arasındaki karmaşık ilişkiyi bir yana bırakırsak- her şeyden bağıntısız anlamı şüpheli bir işe yarayacağı kuşkulu tam da bu yüzden kışkırtıcı bir cümle... Bir keresinde biri "Bir kadın raylara bakıyor" demişti.

"Nasıl bakıyor?" "Dikkatle."

"İntihar mı edecek?" "Düşünüyor."

Yazarlar meraklı yaratıklardır; meğer yüzlerce soru pusuda beklermiş: "Kim bu kadın? Yaşı kaç? Neden intiharı düşünüyor? Nasıl bir kişilik kalabalık bir istasyonda raylara kendisini atmayı düşünür?.. Bu tür bir intihar biçimi nasıl bir mesaj içerir?.."

"Mesaj mı... Kime?" "Kocasına." "Anlar mı?"

Bu kez benzeri sorular kocası için soruldu yanıtlar bulundukça kıvılcımı yaratan öncül motifin arkasında yatan gerçeklik kavranmaya başlandı film öyküsünün ucu göründü: tren yolculuğuna başlamıştı.

Kuşkusuz başka yazarların elinde o yolculuk başka türlü biçimlenecek belki daha ustalıklı kotarılacaktı... Önemi var mı?

Bizim maceramız bir kadınla oğlu arasındaki ilişkiyi eksen alan bir öyküye vardı. Bittiğinde her şeyi başlatan sahne hikayede yoktu.

Ama asıl nokta şu: Raylara o biçimde bakabilecek bir kadının öyküsüydü bu. Bir resimden çıkmış ve ruhen o resme sadık kalmıştı.

Aklın beyazperdesinde bir fotoğraf belirmişse öykü zaten hazırdadır o resmin içinde: bir yaşanmışlık parçası akıp gelmiş resmedilmiş o anı yaratmıştır.

Yaşlı bir adamın dudakları aralanır "Rosebud" sözcüğü duyulur elindeki oyuncak küre yere düşer yuvarlanır... Sahnenin son resmi o genel plan dikkatle incelendiğinde Kane'in karakterine ilişkin binlerce bilgi ediniriz üstün yapıtların böyle bir gücü vardır. Bundan sonrası kolay: karakter varsa hikaye de var demektir... İyi olduğuna inanan bir senarist göğsünü gere gere şöyle haykırabilir: "Bana bir karakter verin sinema dünyasını yerinden oynatayım!..."

Film hikayesi yazmanın çok pratik bir formülü şu olabilir: Sağlam iki karakter yaratın karşılaştıkları anda unutulmaz bir öykü başlayacaktır.

"Butch Cassidy And The Sundance Kid-Sonsuz Ölüm" ya da "The Good The Bad And The Ugly-İyi Kötü Çirkin" filmleri bu cümlelerin içerdiği doğruya tanıktırlar.

Aklın aynasından yansıyan bir görüntünün irdelenmesi... Ama insan aklı binlerce görüntüyle doludur en azından bellek imajlarla çalıştığı için binlerce anı parçacığıyla...

İyi ya işte bunların herhangi biri bir film öyküsünü başlatmaya yeterli olabilir. Tek gereken başlangıç için neyi seçeceğini neye itaat edeceğini bilmek ve sabırlı olmaktır.İlk başta seçim kolay değildir elbet ama çok sağlam bir rehberi vardır: yazarın kendisi... Yaşam ve yazar dünya güzeli bir çifttir yaşam yazarı döller yazar içindeki öyküleri doğurur. Aslında "yaratmak" sözcüğüyle kastedilen keşfetmek açığa çıkarmak kayda geçirmektir.

Her şey bir senaryoyu başlatabilir başlama atışını duyan beyin harekete geçer sahnelerden repliklere düşsel yüzlerden ürkütücü imajlara sıçrayarak ilerlemeye koyulur bir tren misali "sinopsis" "tretman" gibi tuhaf isimleri olan istasyonlar arasında sarsıla sarsıla gider benzersiz bir serüveni ilmek ilmek dokur tükenir... tükenir..

Ama öncelik hep öyküdedir çünkü filmler öyküler üzerine inşa edilirler. Sağlam bir öykü ise -tüm sinema tarihinin de gösterdiği gibi- az bulunur bir nesnedir çünkü benzersizdir... Başlangıçta senaristin elinde bulunan parçacıklar belki bir görüntü ya da birkaç replik zavallı yazar elindeki tek bir parçacığın bile bütünün özelliklerini taşıdığını kavrayana kadar uçsuz bucaksız bir otlakta oynaşan vahşi atlar gibi beyninde döner durur. Eyerlemek olanak dışıdır çıplak sırtlarına binme cesaretini göstermek ve orada sonsuza kadar sürmüş gibi gelen birkaç dakika boyunca kalabilmek gerekir. Usta rodeocuların elinde o parçacıklar eninde sonunda uysallaşır gizlerini açığa çıkarmaya boyun eğerler.

Fakat süreç nasıl da karmaşıktır her şey her yere ait gibi görünür eldeki malzeme sanki birbirine pek az benzeyen onlarca öyküye de uygundur ne yönden ilerleyeceğinizi bilemezsiniz. Öykü kâh vardır kâh sisler ardında kayboluverir her şeyin arap saçına dönmesi an meselesidir; açılışı yapacağı sanılan öğe gidip finale yerleşebilir bir diğeri doğduğu an eski bir yaratının kardeşi olduğunu haykırır oysa yazar onu uzak bir kuzen olarak bile değerlendirmemiş bir başka senaryoya ait sanmıştır.

Yazarı kendi niteliklerinden kuşkuya düşüren sarsıcı süreçlerin ilki böyle yaşanır. Bir sınıf dolusu çocukla baş başa kalmışsınızdır falanca replik üstü başı kir pas içinde okula gelen bir afacandır çekidüzen vermek zordur. Filan karakter dersine çalışmaz üstelik sözlüde bir bilge gibi susar oysa sözlerine ihtiyacınız vardır. Bir tema parçacığı hep okul birincisi olan çocuk kılığındadır öneminin bilincindedir kraldan çok kralcı kesilir daha çok öğrenmek için yapıp tutuşur yerli yersiz sorularla hocasının ustalığını sınamaya kalkışır arkadaşlarını acımasızca yargılar.

Biri sınıfta uçurtma uçurur bir başkası altınıza raptiye koyar arkanızı döndüğünüz an sınıfta bir vaveyla kopar... Onları mezun edeceğiniz (başkalarının beğenisine sunabileceğiniz) günün hayaliyle uğraşıp durursunuz... Ve sık sık bırakın mezun olmayı okuma yazma öğrenmeyi bile başaramayacaklarına inanırsınız.

Sabretmek gerekir. O taraftan olmuyorsa öteki yandan yaklaşırsınız çocuklara onları dinlemeyi öğrenir anlamaya çalışırsınız. Çünkü seversiniz onları "mürüvvetlerini görmek" için yanıp tutuşursunuz. Vazgeçmek onlara ihanettir siz olmasanız onlar da olamayacaklardır uğraşmak zorundasınızdır.

Maalesef senaryo yazmanın bir başka yöntemi henüz bilinmiyor: sorularla tasarlamayla keşfetmekle uydurmakla geçen binlerce saatten sonra bir de harfleri yanyana dizip sözcükler cümleler sahneler oluşturmanız okudukça dünyanın en iyi senaristi olduğunuza kanaat getirip bir sonraki sayfada kendinizden nefret etmeniz defalarca değişiklikler yapmanız gerekiyor.

Ve sonra yapımcının yönetmenin oyuncuların soruları hatta değişiklik talepleri gelir...

Aylarca süren angarya benzersiz bir hamallık!..

Senaryo yazmak angaryadan mazoşist bir zevk almaktır.

Tema filmleri de vardır kuşkusuz ama onlarda da süreç aynıdır. Kieslowski ile senaristi Krzystof Piesiewicz özgürlük teması üzerine kuracakları filmin öyküsünü tartışmak için bir araya geldiklerinde yine ortada birkaç kırıntı dışında bir şey yoktu. Belki biri "Üç Renk: Mavi" filmini hapisten çıkan bir adamla başlatmayı önermiş bile olabilir. Herhalde özgürlük temasını saatlerce tartışıp sanat alanına yoğunlaşmaya karar vermişlerdir. Öykünün ucu o sıralarda görünmüş olsa gerek.

Bazende ortaya bir fikir atılır örneğin bir stüdyo yöneticisi bir senaristi arayıp "çılgın sevimli dağınık bir polisle düzenli saygın aile babası olan ortağının macerasını ele alan bir film yapalım" diyebilir belki "Lethal Weapon-Cehennem Silahı" filmine böyle başlanmıştır ama dikkat telefon konuşması sürerken ortada hâlâ öykü yoktur.

"Leoparın Kuyruğu"nun yaratıcısı kimi röportajlarında "yapımcı Turgut Yasalar senarist Turgut Yasalar'a az mekanlı az kişili bir öykü siparişi verdi" diyor. Güzel cümle hoş bir gerçeği dile getiriyor: sipariş anında öykü yok henüz senarist çalışıp hazırlamış.

Biraz farklı bir örnek: Robert Altman'ın "The Player-Oyuncu" filminde 5-6 cümleyle dinlediği öyküler arasından seçim yapmakla yükümlü olan stüdyo yöneticisi Tim Robbins'e bir senarist şunu önerir: "'The Graduate-Aşk Mevsimi'nin devamını yapalım'. Ortada yine öykü yoktur ama daha net bir şeyler vardır bir Hollywood stüdyosunun yöneticisi "The Graduate 2"nin içermesi gereken öğeleri ezbere sayabilir.

Demek ki film öyküsü yazmanın tek yolu bir imgenin peşine takılıp narin bir kelebek gibi o daldan ötekine uçmak değildir. Belirli bir tarif bir sipariş üzerine öykü yazılabilir. Aslına bakılırsa bu yöntem endüstri için çok gereklidir. Çünkü sinema filmleri yapımcılar tarafından... seyirci için yapılır. Senaristler tuhaf yaratıklar oldukları için de yapımcılar onların keyfine kalırsa endüstrinin batacağını bilirler.

Yapımcı daha da enteresan bir yaratıktır varoluşunun anlamını eldeki senarynonun tarihin o döneminde seyirci nezdinde bir karşılığı olup olmadığı sorusuna dayandırır çünkü harcayacağı milyarların geri dönmesi kaygısını taşımaktadır. Film yapımı sırasında paranın her gün oluk oluk akıp gidişini izlemek insanın ruhunu zedeliyormuş öyle söylüyorlar bu doğruysa yapımcı da kendince haklıdır.

Bu haklılığın bilinciyle bazen şöyle cümleler ediverir: "Tom Cruise ve Nicole Kidman için bir aşk filmi yazsana bana."

"Stephen King'in Hiddet isimli öyküsünü Türkiye'ye adapte edelim. Fakat telif ödemek istemiyorum ona göre öyle uyarla ki onun olduğu anlaşılmasın." &nbs p; Nasıl yani?..

Böyle zamanlarda kafası sanat düşleriyle dolu olan genç senarist ustası David Mamet'in sözünü anımsar: "Yapımcıların sanatla ilişkisi giyotinin hukukla ilişkisine benzer."

Hangi yöntemle yazılırsa yazılsın neye hizmet ederse etsin sonuç olarak öykünün kimi özellikler taşıması gerekir. Şu soru önemlidir: bu hikayenin bir proje olarak değeri ne?

Dünyanın en güzel öyküsünü yazmış olabilirsiniz bir proje olarak değeri azsa filmin yapılabilmesi için para bulunamaz hadi yapıldı diyelim seyirci gelmez. Endüstri denen masal devi ise seyirciyi getiremeyen projelerden hiç hazzetmez.

Sinema pahalı bir sanattır o filme yatırılacak paranın ağırlığını senaristin duyması gerekir her şey bir yana iki senaryosu iş yapmazsa üçüncüsünü kimseye kabul ettiremeyeceği için.

Etkilendiğiniz herhangi bir şeyden hareketle senaryo yazmak şiirsel bir süreçtir proje kavramını temel almak ise mimari tasarımlara benzer. Kuşkusuz yaratıcı bir iştir ama yapılacak binanın öncelikle kimi ilkel gereksinimlere cevap vermesi gerekir: dünyanın en güzel köşkünü içine tuvalet koymadan inşa etmek kime ne kazandırır ki?

Bu yüzden senaristin yaratma esrikliğini doğum sancılarını kendini Tanrı gibi hissetmeyi falan bir yana bırakıp bitirdiği öykünün bir proje olarak değerini amansız bir sorgulamadan geçirmesi gerekir: bu fikirden bir senaryo olur mu? Nasıl bir film çıkar? O filmi ben izlemek istiyor muyum? Birisi çekmek isteyecek mi? Böyle bir filme hangi nedenle olursa olsun ihtiyaç var mı? Yapımcı bu senaryoya neden para yatıracak?
*ALINTI

13/3/2009

Al Pacino


Gerçek Adı: Alfredo Pacino
Doğum Yeri: Güney Bronx, New York
Doğum Tarihi: 25.04.1940

Boy : 1.68 m
Takma Adı : Sonny

Onu Ünlü Yapan Ne? :Godfather (Baba) serisinde oynadığı Michael Carleone rolü

Ailesi:
Babası: Salvatore Pacino, sigortacı
Anne: Rose Pacino
İkizleri : Ocak 2001 doğumlular

Uzun süren sinema kariyeri boyunca, Hollywood'un baş aktörlerinden biri olarak görülen Al Pacino, 25 Nisan 1940'ta New York, Doğu Harlem'de dünyaya geldi. Güzel sanatlar Okulu'na giderken 17 yaşında okuldan ayrıldı ve çeşitli işlerde çalışmaya başladı. Bir yandan da oyunculuk dersleri alan Pacino, zaman zaman çıktığı gösterilerde oyunculuğunu geliştirdi. 1966 yılında " Actors Studio " da eğitim için hak kazandı. Daha sonra James Earl Jones ile çalıştığı The Place Creep'de rol aldı. 1967-68 tiyatro sezonunda zalim bir sokak serserisini oynadığı " The Indian Wants the Bronx " ile Obie Ödülleri En Iyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı.
Al Pacino'nun Broadway'de sahneye çıktığı ilk oyun " Does the Tiger Wear a Necktie ? " dir. Her ne kadar oyun kırk gösterimden sonra kaldırıldı ise de Pacino, topluma uyum sağlayamayan bir uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı rolüyle Tony Ödülü'nün sahibi oldu. Al Pacino'nun kariyerindeki ilk filmi, 1969 yılında çevirdiği Me, Natalie' dir. Bir sene sonra yine bir uyuşturucu bağımlısını canlandırdığı Panic in Needle Park her ne kadar başarısız bulunsa da, üstün bir performans sergileyen Al Pacino büyük övgüler aldı.
Buradaki başarısıyla, yapımcılığını Paramount'un üstlendiği, Francis Ford Coppola'nın " The Godfather " ( Baba ) filminde Michael Carleone rolünü oynamaya hak kazandı. Bu filmdeki muhteşem performansı ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ına aday gösterilerek çıkışına devam eden Pacino, 1973'te Scarecrow filmiyle pek iyi bulunmazken, polis draması " Serpico " ve " The Godfather Part II " ( Baba 2 ) gibi sükse yapan filmler ile karnesini düzeltti.
Baba 2 ile üçüncü defa Oscar'a aday gösterilen Al Pacino, 1975 yılında çevrilen " Dog Day Afternoon "da, homoseksüel sevgilisinin cinsiyet değiştirme ameliyatının parasını karşılamak için banka soymaya kalkan bir aşığı canlandırdı. Başarılı filmlerle ününe ün katan Pacino, 1977 tarihli, otomobil yarışlarını konu alan " Bobby Deerfield " daki kötü performansı ile inişe geçti.
Çareyi Broadway oyunlarına dönmekte buldu ve başrolünü oynadığı The Basic Training of Pavlo Hummel ile ikinci kez Tony ödülünün sahibi oldu. Hollywood'a döndükten sonra rol aldığı ...And Justice for All ile eleştirmenlerin gönlünü alamasa da sinemaseverlerin gönlünde bir defa daha taht kurdu.
Pacino'nun daha sonra rol aldığı filmleri, seri bir homoseksüel katilin peşinde olan bir polis memurunu canlandırdığı " Cruising " ve " Author Author " adlı komedi iş yapmadı. 1983 yılında Brian De Palma'nın yönettigi, şiddeti bol " Scarface " ( Yaralı Yüz ) ise ilk gösterildiğinde vasat bulunmasına karşın daha sonra sinemanın kült filmleri arasındaki yerini aldı.
Fakat başarının arkasından tekrar başarısızlık geldi ve Pacino tarihsel epik " Revolution " ( Devrim )'dan sonra gözlerden uzaklaştı. Bu arada " The Local Stigmatic " filmiyle yönetmenliği denedi. Ki bundaki başarısı filmin sinemalarda hiç gösterilmemiş olması ile eşleştirilebilir.
Al Pacino'nun dönüşü, 1989'da çekilen " Sea of Love " ( Aşk Denizi ) filmi ile oldu. Film büyük sükse yaptı. Pacino yeniden bir stardı! 1990'da gösterişli bir gangsteri oynadığı " Dick Tracy " ile altıncı kez Oscar'a aday olan Pacino, aynı yıl çevrilen, üçlemenin üçüncü ayağı " The Godfather Part III " ( Baba 3 ) 'de kendisinden bekleneni veremedi.
Ertesi yıl çevirdiği romantik komedi " Frankie and Johnny " ve ardından gelen " Glengarry Glen Ross ", vasatı geçemeyen filmleriydi. Uzun süren sessizliğin ardından " Scent of a Woman " ( Kadın Kokusu ) 'ndaki muhteşem oyunculuğu ile nihayet Oscar heykelciğine kavuşmayı başardı.
1993'te Brian De Palma ile tekrar çalıştığı " Carlito's Way " ve 1995'te Michael Mann'in yazıp yönettigi, ve Robert De Niro'nun canlandırdığı bir hırsızın peşindeki polisi oynadığı Heat ile kariyerine devam eden Pacino, 1996'da politik bir dram olan " City Hall " da rol aldı. Fakat o sene dikkatleri daha çok yazıp yönettiği ve rol aldığı " Looking for Richard " ile çekti.
1997 senesinde genç Hollywood starları ile çevirdiği filmler gündemdeydi. Önce Johnny Depp ile " Donnie Brasco " ve sonra Keanu Reeves ile " The Devil's Advocate " ( Şeytanın Avukatı ) ...
Al Pacino, 1999 yapımı " The Insider " ( Köstebek ) ile sinemaseverlerin karşısındaydı. Başrolü Russel Crowe ile paylaşan Pacino, sigara şirketlerinin halktan gizlediği sırların anlatıldığı ve yayın aşamasında kıyametin koptuğu " 60 Dakika " adlı programın yapımcısı Jeffrey Wigand'ı canlandırdı.
2000 yılında yönetmenliğini Oliver Stone'un üstlendiği ve başrollerinde Cameron Diaz, James Woods ve Dennis Quaid gibi deneyimli oyuncuların yer aldığı " Any Given Sunday " ( Kazanma Hırsı ) adlı filmde oynayan aktör, Tony D'Amato adında futbol aşığı bir koçu canlandırdı.
2002 yılında görevi sırasında zor duruma düşen deneyimli bir dedektifi canlandırdığı " Insomnia " (Uykusuzluk) filmi ve kurnaz bir yönetmeni canlandırdığı " Simone " filmi ile izleyicilerin karşısına çıktı.
2003 yılında " The Recruit " (Çaylak) filmi ile CIA ajanını canlandıran Al Pacino, televizyonda izlenme rekorları kıran tv dizisi " Angels in America " ile sevenlerinin gönüllerinde bir kez daha taht kurdu.
Söz
"Oyuncu duygusal bir atlet gibidir. Ve bu uygulama çok acı verici-benim kişisel hayatım bundan zarar görüyor."


Venedik Taciri ismli filminde yahudi tefeci Shylokcu oynadı.2005 yılında Kirli Para adlı pek beğenilmeyen filimde rol aldı. 2007 yılında ise Jon Avnet'in yönetmenliğini yaptığı 88 : 88 Minutes isimli filmde başrolü oynadı. Bu filmde geçmişte kendisinin tespitleri sonucu yakalanan ve idama mahkum edilen bir cinayet zanlısının suçunu kaldırmak isteyenler tarafından tehdit edilen bir cinayet psikiyatristi ve üniversite hocasını canlandırdı. Film pek fazla sükse yapmadı. Şu anda ise en son 1995 yılında Heat filmi ile bir araya geldiği, usta oyuncu Robert De Niro ile başrolü oynayacağı Righteous Kill filminin çekimlerini sürdürmektedir. Ayrıca 2009 yılında çıkması beklenen ve sürrealist ressam Dali'yi canlandıracağı Dali & I: The Surreal Story filmine hazırlanmaktadır. Bu filmde göstereceği perfonmans ile Oscar'a yeniden aday gösterilmesi büyük bir ihtimal olarak gösteriliyor. Yine 2009 yılında gösterime girecek olan bir diğer filmi ise Rififi. Bu filmde Pacino, hapisten yeni çıkmış usta bir hırsızı canlandıracak.


23/2/2009

Transporter 3



Frank, Marsilya’daki Ukrayna Çevre Koruma Ajansı Başkanı Leonid’in kaçırılan kızı Valentina’yı Karadeniz kıyısındaki Odessa’ya götürmekle yükümlüdür. Frank, yolculuk sırasında bir yandan bu işi alması için baskı yapan insanlarla uğraşırken bir yandan da Vasilev tarafından gönderilen ajanlarla başa çıkmak zorundadır. Yolculuk sırasında Frank ile Valentina birbirlerine aşık olurlar.


Transporter filminin bir ve ikincisini büyük bir hayranlıkla izlemiştim. Fakat üçüncü için aynı yorumu yapamayacagım.

Kısacası bu filmi izlemek tamamen vakit kaybı.


2/11/2007

Kevin Spacey

Zor rollerin aktörü: Kevin Spacey

“Olağan Şüpheliler” filmiyle dünya çapında bir şöhret yakaladı, “Amerikan Güzeli”yle kazandığı herşeyi ikiye katladı. Özel yaşamıyla ilgili konuşmaktan hoşlanmayan aktörün başarılarla dolu öyküsü...

NTV-MSNBC

    5 Mart—  Geçtiğimiz hafta gösterime giren K-Pax filminde uzaylı olduğunu iddia eden esrarengiz ama bir o kadar da renkli bir karaktere hayat veriyor. Başarıyla canlandırdığı karakterlerle Hollywood’da sarsılmaz bir yer edinen aktör, “Yalnızca beni korkutan ve yeteneğimi zorlayan oyunlarda oynamak istiyorum” diyor.  

 






       Gerçek adı Kevin Fowler olan sanatçı, 26 Haziran 1956 yılında South Orange, New Jersey’de sekreter bir anne ile yazar bir babanın üçüncü ve en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Yaşamının büyük bir çoğunluğunu Güney California’da geçiren aktör, ailesinin isteği üzerine Northridge Asker Akademisi’ne yazıldı.
       
       Ele avuca sığmayan bir çocuk olduğu ve ablasının ağaç evini yaktığı için askeri okula gitmek zorunda kalan Spacey, buradaki sıkı disipline daha fazla tahammül edemeyerek kendini attırmayı başardı ve Chatsworth Lisesi’nde okumaya başladı. Lise yıllarında okul arkadaşı Val Kilmer ile birlikte drama dersleri alan ve tiyatro eğitimine de burada başlayan Spacey, mezun olduktan sonra bir yandan Los Angeles Koleji’nde eğitimine devam ederken bir yandan da sahne şovları yaparak oyunculuk kariyerine ilk adımlarını attı.
       




       Ancak aktörün sinemaya olan düşkünlüğü çocukluk yıllarına dek uzanıyor. Spacey, henüz küçük bir çocukken, geç saatlere kadar oturan anne ve babasına görünmeden alt kata inip merdivenlere oturarak gece şovlarının ve siyah-beyaz filmleri izlediğini söylüyor. Bunların onu çok etkilediğini söyleyen aktör, daha sinemaya bile gitmediği yıllarda Spencer Tracy, Henry Fonda, Bogart ve Stanley Kramer gibi oyuncuların davranışlarını taklit ediyormuş.
       
       Val Kilmer’ın tavsiyesine uyarak New york’da bulunan Julliard tiyatro programına katılan sanatçı, burada iki sene okuduktan sonra bıraktı. İlk profesyonel sahne deneyimini 1981 yılında New York Shakespeare Festivali’nde sahnelenen “Henry VI” oyunundaki elçi rolüyle gerçekleştiren Spacey, kendisini “gerçek tiyatro dünyası”na sokmaya çabalayan Joseph Papp tarafından kovuldu.
       
       
BROADWAY SERÜVENİ
       Papp’ın zorlayıcı tavrı ve Spacey’e olan güveni işe yaradı ve Kevin Spacey, Broadway’deki ilk oyunu olan Ghost’ta oynadı. Sahneyi, dünyaca ünlü yönetmen Ingmar Bergman’ın vazgeçemediği aktris Liv Ullman ile paylaşan aktör, 1984 yılında yönetmenliğini Mike Nichols’ın üstlendiği “Hurlybury”adlı oyunda sergilediği üstün performansıyla dikkatleri üzerine çekti.


"Midnight in the Garden of Good and Evil" filminde

       “Yalnızca beni korkutan ve yeteneğimi zorlayan oyunlarda oynamak istiyorum” diyerek bilinçli tercihler yaptığını belirten Spacey, aynı zamanda uygun yerde uygun zamanda olmayı başararak ünlü aktör Al Pacino’nun rolünü kapmayı başardı. Pacino’nun oyundan çıkarılması ile bir anda fırsat yakalayan aktör, bunu iyi değerlendirdi ve “National Anthems” adlı oyunda rol aldı. O zamanki şansını her defasında şükranla andığını belirten Spacey, “Şimdi, Al Pacino’dan sonra ilk aklıma gelen kişi ben değilim ama, birlikte aynı işi yaptığımız için kendimi şanslı görüyorum” diyor.
       
       1986 yılında 12 yaşındayken tanıştığı ve hayran olduğu Jack Lemmon’la Broadway’de “Long Day’s Journey Into Night” adlı oyunda beraber çalıştı. Oyunun 1962’de çevrilen film versiyonunda oynayan ünlü aktrist Katherine Hepburn bir oyunundan sonra kulise gelerek Spacey’i tebrik etti. Rol arkadaşları ise Val Kilmer, Mandy Patinkin ve John Goodman’dı.
       




       Spacey, 80’li yıllar boyunca hem Broadway’de hem de Broadway dışında tiyatro yapmaya devam etti. Tom Stoppard’ın bir oyunu için katıldığı seçmelerde yönetmen Mike Nichols’la tanıştı ve yönetmenin “Heartburn - Baş Belası” adlı filminde bir hırsızı canlandırdı. Bundan iki yıl sonra “Working Girl” (Çalışan Kız) filminde yine Nichols’la çalışan Spacey, küçük ama daha akılda kalıcı bir rol üstlendi.
       
       1990’da Broadway yapımı “Lost In Yonkers”la en prestijli tiyatro ödüllerinden olan ‘Tony’ye layık görüldü. Sinemadaki ilk başrolünü 1992’de “Consenting Adults”(Komşunun Karısı) filminde canlandıran Spacey, aynı yıl oynadığı “Glengarry Glen Ross”(Amerikalılar) filminde canlandırdığı emlakçı rolüyle eleştirmenlerin oldukça beğenisini kazandı. Aktör, bir sonraki filmi olan “Swimming With Sharks”ta bir stüdyo yöneticisini, 1994 yapımı “The Ref ”(Davetsiz Misafir)’de ise sürekli eşiyle tartışan bir adamı canlandırdı.
       
       
HIZLI YÜKSELİŞ


"Seven" filminde

       Aktörün dünya çapında tanınmasını sağlayan rol ise 1995 yapımı “The Usual Suspects”(Olağan Şüpheliler) filminde canlandırdığı Verbal Kint rolü oldu. Çağdaş kült filmler arasında yer alan ve Brian Singer tarafından yönetilen bu başarılı yapım, Spacey’ye en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını kazandırdı. Aynı yıl rol aldığı “Seven” (Yedi) filmindeki performansıyla oyunculuk konusundaki başarısını kanıtladı. Spacey’nin bir sonraki hamlesi kamera arkasında oldu. Matt Dillon, Faye Dunaway ve Gary Sinise’in başrollerini paylaştıkları “Albino Alligator” filmiyle ilk yönetmenlik deneyimini edindi. Film, bazı eleştirmenlerden olumlu not aldı ancak gişede adından fazla söz ettiremedi.
       
       “A Time To Kill” (Öldürme Zamanı) ve “Looking For Richard” (Richard’ı Ararken) filmlerinin ardından Clint Eastwood’un yönettiği “Midnight in the Garden of Good and Evil ” (İyi ve Kötünün Bahçesinde Geceyarısı) adlı filmde zengin ve güçlü bir eşcinsel karakteri unutulmaz bir derinlikle canlandırması, Kevin Spacey’e oyunculuk anlamında büyük bir ün kazandırmasının yanı sıra aktörün eşcinsel olduğu söylentilerinin de güçlenmesine sebep oldu. İlk başlarda bu haberleri “kötü ruhlu ve homofobik bir saldırı olarak değerlendiren Spacey, “Bu McCarthy döneminin sürdüğünün açık bir göstergesidir.” gibi sert demeçlerde bulunmuştu.
       
       Ülkemizde sadece İstanbul Film Festivali çerçevesinde gösterilen bu filmin ardından “L. A Confidential” (Los Angeles Sırları) ile bir kez daha beğeni toplayan aktör, 1998 yılında büyük bütçeli Hollywood yapımlarından olan “The Negotiator” (Arabulucu)’da oynadı. Bu arada tiyatro versiyonunda da oynamış olduğu “Hurlyburly” (Senli Benli) adlı eserin yine ülkemizde gösterilmeyen beyazperde uyarlamasında da yer aldı. Tiyatroyu hiçbir zaman ihmal etmeyen sanatçı, Eugene O’Neill’ın “The Iceman Cometh” adlı oyununda sergilediği performansla birçok tiyatro ödülüne layık görüldü.
       
       
İKİNCİ OSCAR



"Amerikan Güzeli"nde


       
       Sam Mendez’in ilk yönetmenlik denemesi olan 1999 yapımı “American Beauty”(Amerikan Güzeli) filmindeki performansı hem çok konuşuldu hem de ona en iyi erkek oyuncu Oscar’ını getirdi. Orta yaş krizine girmiş birini canlandıran Spacey bu rol için çok büyük bir para almadı ancak filmin karına ortak olmuştu. Nitekim 15 milyon dolara mal olan “Amerikan Güzeli” Mart sonuna kadar 210 milyon dolar kar yaptı. Bu filmle birlikte Hollywood’un tartışmasız en büyük ve karizmatik aktörleri arasına giren Spacey, doğup büyüdüğü yerlerin filmin geçtiği banliyölerden çok da farklı olmadığını söylüyor. Aynı yıl yönetmenliğini Thaddeus O’Sullivan’ın üstlendiği ve başrollerinde Linda Fiorentino ile Peter Mullans’ın da yer aldığı “Ordinary Decent Criminal” ( Sevimli Haydut ) adlı filmde Dublin sokaklarında yaşayan azılı bir suçluyu canlandırdı. 2000 yılında, Mimi Leder’in yönettiği “İyilik Yap, İyilik Bull”( Pay It Forward ) isimli filmde Helen Hunt, Jim Caviezel, Haley Joel Osment gibi isimlerle birlikte kamera karşısına geçti.



"K-Pax" filminde uzaydan gelen birini canlandırıyor.


       
       Spacey 2001 yılında da iddialı işler yapmayı sürdürdü. Aralık ayında Amerikada, bu hafta da Türkiye sinemalarında gösterime giren “K-Pax” bunlardan biri. Film, K-Pax adlı gezegenden geldiğini iddia eden esrarengiz ama bir o kadar da renkli bir adamın etrafında dönüyor ve günümüz insanının yaşama bakışını sorguluyor. Bu ilginç karaktere ise tabii ki Spacey hayat veriyor. Aktörün diğeri filmiyse Lasse Halstrom’un yönettiği ve Anne Proulix’un Pulitzer ödülü kazanmış romanından bir uyarlanan “Shipping News”. Eleştirmenler “The Shipping News” filminin piyasa filminden çok prestij yönünden ağırlıklı bir yapım olduğunu belirtiyorlar. Aktörün son projesi ise Teksas Üniversitesi profesörü olan David Gale’in ilginç yaşam öyküsünü konu alan “The Life of David Gale”. Filmde aktöre eşlik eden isim ise ödüllü aktris Kate Winslet.






       
       
ÖZEL YAŞAMI
       Kevin Spacey basının gözü üzerinde olmasına rağmen özel hayatını gizli tutmayı başarabilen nadir oyunculardan.. Kendisiyle ilgili konuşmaktan fazla hoşlanmayan aktör, “Özel yaşantım hakkında sessiz kalıp, gizemli bir hava yaratmaya çalışmıyorum. Bence benim hakkımda ne kadar az şey bilirseniz, perdede gördüğünüz karaktere inanmanız o kadar kolay olur” diyor.
       
       Thomas ve Kathleen Fowler adlı anne babanın en yaramaz ve hiperaktif çocuğu olan aktörün kendisinden büyük bir kız bir de erkek kardeşi var. Ağabeyi müzisyen ama her işi aynı kalitede yapabileceğini iddia ediyor. Ablası ise bir dönem modellik yapmış ama şuan evli. Babası Thomas Fowler’ı 1993 yılında kaybeden aktör, senaryo süpervizörü olarak çalışan Dianne Dryer ile birlikte. Mini ve Legacy adında iki köpeği olan Spacey’nin onlara olan düşkünlüğü ise had safhada.
       
       


1999 yılında Oscar ödülünü aldığı an

       Ayrıntı:
       -1978 yılında ‘The Gong Show’un seçmelerine katıldı ama reddedildi.
       -Londra’daki Almeida Theatre’da sahnelenen The Iceman Cometh oyunundaki rolü için haftada 225 pound aldı.
       -Empire dergisinin “Tüm Zamanların En İyi 100 Film Yıldızı” listesinde 56. oldu. (Ekim 97)


Kaynak NTV
**** Arkadaşlar Özellikle Olağan Şüpheliler filmini seyretmenizi tavsiye ederim. Mükemmel bir film... Süper
       -Spacey aslında annesinin kızlık soyadı.
       -Empire dergisi tarafından son on yılın en iyi erkek oyuncusu seçildi. (Mayıs 99)
       -Amerikan Güzeli’ndeki Lester Burnham rolü ilk önce Spacey’e teklif edildi.

22/9/2007

North Country

 Bir film düşünün.Kadın veya erkek olmaktan çok,  insan olmanın önemli olduğunu bağıra bağıra, sessiz çığlıklarla anlatan bir film. Bir film düşünün iki oskarlı oyuncusu ile, Akademi oskarı kime vereceğini hep bilmiştir dedirten. Bir film düşünün ne kadar yalnız kalacağınızı bilseniz dahi, doğruluk adına inatla savaşmaktan vazgeçmemeniz gerektiğini hatırlatan ve o öyle bir film ki zayıfların güçlü geçinen gerçek zayıflarca nasıl, her fırsatta ezilmeye çalışıldığını gözler önüne seren. Cinsel tacizin ne boyutlara ulaşabileceğini ve karşısında sessiz kalınmaması gerektiğini anlatan bir film. Bu filmi tavsiye ediyor ve Demenza olarak 10 puan veriyorum.

Başrollerde Charlize Teron, Frances Mcdorman, Sisy Spacek, Woody Harrelson ve Sean Bean var.
Erkek arkadaşından dayak yediği için, iki çocuğu ile baba evine dönen Jenson ( Charlize Teron), kuaförde çalışmaya başlar. Tek isteği çocuklarının karnını doyurup, ayrı eve çıkabilmektir. Kuaförde karşılaştığı Glory ona madende çalışırsa daha fazla para kazanacağını söyler ve Jenson hemen işe başvurur. Babası dahil olmak üzere kadınların madende çalışmalarının doğru olmadığına inanan bir grup erkek ve kendisi ile aynı durumda olan 6 kadın ile beraber savaş vermek zorunda kalacaktır.
Filmin hikayesi aniden yön değiştirdiğinde daha fazla etkileneceksiniz eminim. Gerçek hayat öyküsüne dayanan filmin gerçek kahramanı aşağıda.






21/9/2007

Bu filmi izleyin

Die Hard 4.0



Bruce Willis

17/9/2007

Emmy ödülleri dağıtıldı

 
Televizyon oskarları dağıtıldı
İşte kazananlar

Lost- En iyi yardımcı erkek oyuncu ( Son derece yerinde bir karar)


Grey's Anatomy - En iyi yardımcı kadın oyuncu ( Bu da çok doğru bir karar)


30 Rock - En iyi komedi dizisi ( Yorum yok hiç izlemedim)


Ugly Betty - Komedi dalında en iyi kadın oyuncu ( Diziyi izlemedim ama reklamlarında gördüğüm kadarı ile kız çok sevimli)


Helen Miller- En iyi kadın oyuncu ( Bence şimdiye kadar İngiltere Kraliçesini en iyi canlandırmış olan, son derece başarılı bir sanatçı. İzlemeyenler için Helen Miller in Queen filmini tavsiye ederim.)


Robert Duvall- En iyi erkek oyuncu ( Filmlerini her zaman severek izlemişimdir)



Benim favorilerimden biri idi. Hugh Laurie nam-ı değer Dr.House. Geçen sene ödül almıştı.

21/7/2007

Zuhal Olcay

"Küllerinden yeniden doğan" Zuhal Olcay'la sohbet
Hususi bir kadının hissiyat-ı metrukesi
 
Zuhal Olcay boşandığından beri başarıdan başarıya koşuyor. Son albümü "Başucu Şarkıları-2" büyük ses getirdi. Üç yıl ara verdiği tiyatroya döndü. Afife Tiyatro Ödülleri'nde en iyi kadın oyuncu seçildi. Peki evli olmak mı engelliyor başarıyı? Yoksa ayrılık acısını bastırmak için mi işine abanıyor insan?


Bir zamanlar benim de başıma geldi: Sevdiğim kız, bir başkasıyla evlendi.
O hissiyatı bilirim: Ağır bir yenilmişlik duygusu... Bir başkasına tercih edilmiş olmanın derin hayal kırıklığı... Gidip düğünü basacak kadar yoğun bir kızgınlıkla, naçar bir umursamazlık arasında sallanan ikircikli ruh hali...
"Neden o?" sorusunda belirginleşen, kıskançlığın narsisizme dolandığı bir duygular sarmaşığı...

Düğün öncesi söyleşi
Zuhal Olcay-Haluk Bilginer çifti, özenle susmalarına rağmen, sahne ışıkları altındaki benzerleri gibi, birinci sayfalarda boşandılar.
Salı Haluk Bilginer yeniden evleniyor.
Bu düğün öncesinde ve kendisine "En iyi kadın oyuncu" ödülü getiren "Natalie" oyunu sonrasında sohbet ettik Zuhal Olcay'la...
Bir zamanlar benim hissettiklerimi hissediyor mu o da?
Kısmen...
12 yıllık bir evliliğin bitişi ardından bunları hissetmemek kabil değil.
Ama altı ay önce kendisini gözyaşına boğabilecek bir sohbeti şimdi tebessümle yapabildiğine göre fırtına dinmiş, hasar raporu çıkmış, bir defter kapanmış.
Sabahları uyanıp "Allah'ım şükürler olsun, özgürüm" diye sevindiği, "Niye daha önce kopmadım ki?" diye hayıflandığı bir dönemi yaşıyor.
"Güçlü kadın"ı mı oynuyor?
Bir oyuncuyla konuşurken bunu anlamak zor. Ama en çok hüzün yakıştırılan yüzünden huzur, neşe ve özgüven okunuyor şimdilerde...

Boşanınca gelen başarı
Bu özgüveni son dönemki başarılarına borçlu biraz da...
Şimdi yazacağımın kendisi farkında mı bilmiyorum ama Olcay'ın hayat hikayesiyle kariyer çizelgesini birlikte okuyunca insan "Ya iş ya eş" diyenlere hak veriyor.
Bilginer'den önce iki evlilik yapmış Zuhal Olcay... (Kendi tabiriyle "19 yaşından beri evli; aralıklarla...")
Ankara Devlet Konservatuvarı'nı bitirdiği 1976 yılında sınıf arkadaşı Selçuk Yöntem'le evlenmiş.
Üç yıl süren bu evliliğin ardından işadamı Zafer Olcay'la yolları birleşmiş.
1987'de ondan da ayrılmış.
Şimdi dikkat:
Boşandığı yıl, "Martı" oyunundaki Nina rolüyle Avni Dilligil Tiyatro Ödülü'nü kazandı Olcay...
Ardından "Balkon"daki İrma rolüyle Ankara Sanat Ödülü'nü aldı.
1989'da başarılarını uluslararası alana taşıdı: "Sahte Cennete Veda" filmindeki rolüyle Almanya Altın Film Şeridi'nde En İyi Kadın Oyuncu seçildi.
Aynı yıl büyük ses getiren müzikalde Evita'yı oynadı.
Buradaki başarısıyla şarkıcılık kariyerine başladı ve 1990'da ilk albümü "Küçük Bir Öykü"yü çıkardı.
1992'de Haluk Bilginer'le evlendi.
Ödüllere bir süre ara verdi.
Şimdi ondan ayrıldıktan sonra, üç yıl uzak kaldığı sahnelere yeniden dönüyor ve uzun süre esirgenen ödüller yağmaya başlıyor yine...
Bu arada Bülent Ortaçgil'le "Başucu Şarkıları" çıkıyor ve büyük ilgi görüyor.
Görünen o ki, boşanmak Zuhal Olcay'ya yarıyor.

"Dostlar bende kaldı"
Peki neden?
Şimdi çalışmaya daha çok vakit bulduğu için mi bu başarılar?
Yoksa boşanma, başarmanın ön koşulu mu?
Belki de işimiz, ayrılık acımızı saran bir yara bandıdır. Daha çok unutmak için daha çok çalışırız. Çalıştıkça, kanayan ruhumuzu sararız.
O kanlı alın terinin tacıdır başarı...
Olcay da başında o taçla, üçüncü kez koşup geldiği başlangıç çizgisinde yenilenmiş ve mutlu görünüyor.
Tek üzüntüsü, Bilginer'le birlikte büyük emeklerle kurdukları tiyatronun eski eşinde kalması...
"Ya dostlar? Onlar kimde kaldı" diye soruyorum.
"Çoğu bende hâlâ" diyor, "biri hariç... Onun da kalbi bende, biliyorum."
Ama "yaşadıklarından öğrendiği bir şey var":
Artık işi, eşi, dostları ya da başkaları için yaşamıyor.
Herkesten çok kendini önemsiyor, kendine özeniyor.
Bu da boşanmayla gelen bir karar mı?
"Değil, uzun zamandır böyle..."

"Önce ben!"
Bu yaklaşıma iki kez tanık oldum, son bir yıl içinde...
İlki Mülkiyeliler Birliği gecesindeydi. Sahneye çıktığında çatal bıçak sesleri eşliğinde yemeğe devam eden Mülkiyelilere, alışılmadık bir üslupla sert çıktı Olcay;
"Madem dinlemeyecektiniz niye beni davet ettiniz?" dedi.
Birden çatal bıçak sesleri kesildi.
İkincisi, dostlarının bir araya geldiği kalabalık bir geceydi.
Kendisinden habersiz planlanmıştı. Oysa onun başka planı vardı.
"Kusura bakmayın, bu gece sizlerle birlikte olamayacağım" dedi ve gitti.
Bu iki geceyi hatırlattım.
Güldü.
"Başkalarını mutlu edebilmek için önce ben mutlu olmalıyım; doğrusu bu değil mi?" dedi.

Bir kazayla gelen değişim
Aslında o da bir zamanlar, hep başkaları için didinen ve "Hayır" diyemeyenlerdenmiş.
Değişim bir felaketle gelmiş.
1977'de Ankara-İstanbul yolunda devrilen trendeymiş Zuhal Olcay...
Orada ecelle yüzleşmiş.
Herkesin ölümlü olduğunu öğrenmiş ve "Yarın ölecek gibi" yaşamayı seçmiş.
Giderek geliştirdiği bu güçlü hissin doruğunda şimdi:
Kimseye hesap vermeden yaşıyor, sevdiklerine cömertçe açılıp, sevmediklerine duvarlar örüyor.
Ve en önemlisi kendisini eskisinden daha çok seviyor.
Meslekteki 30'uncu yılına her zamankinden güçlü giriyor.


"Çok iyiydin!"

Tam ayrılık döneminde, eşinden ayrılan bir kadını anlatan "Nathalie" oyununda rol aldı Zuhal Olcay...
Bunun yaratabileceği muhtemel çağrışımların farkında olarak, boşanan kadın rolünü Tilbe Saran'a bırakıp oyundaki "öteki kadın"ı oynamayı seçti:
"Öteki kadın" bir fahişeydi.
"Nathalie"nin konusu özetle şöyle:
Eşi Daniel'den ayrılan Sonia, intikam için bir fahişeyle (Nancy) anlaşıyor. "Nathalie" adını verdiği bu kadını sekreter rolünde eski kocasına gönderiyor. Fahişeye aşık olmasını sağladıktan sonra kaybettirip intikam almayı planlıyor.
Lakin oyun ilerledikçe kadınların içinden matruşkalar gibi farklı karakterler çıkıyor.
Hiç kocası için şarkı söylememiş bir soprano...
İçten içe sevgiyi arayan bir fahişe...
Başka bir kadının yanında, eşinin tanıdığından bambaşka birine dönüşen ve "boşanma teklifi için eşinin en dibe vurmasını bekleyen" bir adam...
Sahnede iki kişi, yedi-sekiz farklı karakteri oynamaya başlıyor.
Ve sonunda gönül işlerinin hesaba gelmediği anlaşılıyor.
Öyle ya; "Herkesin ansızın bambaşka biri olabildiği bir an ya da dönem vardır".
Soğuk, mesafeli, güçlü sanılan insan, günün birinde üzerine yapıştırılan imajı fuzuli bir maske gibi çıkarıp bir kenara koyar ve karşınıza bambaşka bir kişilikle çıkar.

"Size nasıl yapılır bu?"
Oyunu izlerken seyirci kaçınılmaz olarak, hem sahnedeki yeni boşanmış kadının ilişkisini hem kendisininkini sorgulamaya başlıyor.
Adamın eşine söylediği yalanlar mesela...
Olcay'ı da en çok inciten onlar değil miydi?
Terk edilmekle baş edebilmek?
Belki de en zoru bu...
Tebdil-i kıyafet alışveriştesinizdir. Süpermarkette konserve seçerken tanınırsınız. Ve kaçıp durduğunuz o vahvah seansı başlar:
"Nasıl yaparlar? Hem de sizin gibi birine..."
Hoopp... Karın ağrıları en başa döner.
Ve oyunun en unutulmaz sahnesi:
Soprano kadın, gözyaşları içinde evliliğinin çöküşünü anlatırken onu en çok yaralayan şeyden söz eder:
Nasıl oynarsa oynasın, her oyundan sonra eşi ona rutin bir tonda "Çok iyiydin" demektedir.
Ama bu tebrikte içten bir yüreklendirme değil, derin bir ilgisizlik, bıkkın bir aldırmazlık alameti vardır -ki insanı hiçleştirir.
Oyunu izlerken, anlı şanlı evlilikleri deviren o kof iltifatın, üç yıl önce Zuhal Olcay'ın seslendirdiği Metin Altıok oratoryosunun kulisinde kulağımıza çalındığını anımsıyoruz:
"Çok iyiydin!
Çok iyiydin!
Çok iyiydin!"



Can DÜNDAR



« Önceki ::