Demenza - Delilik gecici, pısmanlık kalıcıdır

19/3/2009

Ludvig Van Beethoven -Mason muydu?

Ölümsüz dâhi Beethoven'in Mason olup olmadığı konusunda bir belgeye sahip değiliz. Müziği ile evrensel boyutlara ulaşmasını asırlardır sürdüren ve de sürdürecek olan, ışığını taşıyan ellere hayat veren, insanlığa müziği ile hizmet eden, bizlere yaşama sevincini sunan, insan ve Tanrı sevgisini gösteren, insanları kardeş olmaya çağıran Beethoven Üstat, Masonluğun bu ana felsefesinin bilincinde olup da, kanıtlanmamış bir belge ile Masonluğun dışında kalamazdı diye düşünebiliriz. Yaşadığı döneme bir göz atacak olursak, çağdaşı besteciler, yakın dostları Mason Locasının üyeleri bulunmaktaydı. Örneğin Dr. VVegeler, Masondu. Wegeler ile o kadar yakın dosttu ki, yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu.

" .... Sizleri yine göreceğim, hepimizin babası olan Rhin'i tekrar selamlayacağım günün, hayatımın en mutlu günlerinden biri olacağına şüphem yok. Yalnız kulaklarım, işte onlar gece gündüz vınlayıp duruyor, iki yıldır insan içine çıkamadım, çünkü insanlara ben sağırım diyemezdim. Başka bir meslekten olsa idim, mesele yoktu fakat benim için, benim mesleğim için bu feci bir durum."
Mason besteciler Haydn, Leopold Mozart, Wolfgang Amadeus Mozart, Franz Abt, Hummel, Meyerbeer acaba birbirlerini etkilemişler midir? Özellikle Mozart ile olan işbirliğinde Beethoven'e olan hayranlığından dolayı Mozart Biraderin "Bu adama dikkat edin. Dünyaya kendisinden söz ettirecektir." demesi ne denli anlamlıdır? Ortak hatlarda birbirlerine çok yaklaşan Mozart ve Beethoven Masonik eserler bestelenmesinde de bir ortak payda yakalamışlardır. Mozart'ın "Masonik Müzik" çeşitlemelerinin yanı sıra "Sihirli Flüt" gibi Masonik bir opera bestelemesine karşın Beethoven 'de "Bir Masonun Tekris Töreni" ile "Masonik Sualler" (Maurerfragen) adlı koroya eşlik eden bir lied bestelemiştir. Sözlerinin kendisine ait olmadığını belirten besteci, lied'in müziğinin kendisine ait olduğunu yine Dr. Wegeler'e yazdığı bir mektubunda dile getirmektedir. Beethoven'in ilk hocası saray orgcusu Christian Gottlieb Neefe'dir bir Masondu ve Mozart'ın da ilk hocası Neefe'dİr. Beethoven hiç evlenmemesine karşın, kadın güzelliğine karşı çok hassastı. Pek çok aşk yaşamış, aile kavramına hep değer vermiştir. Tek operası olan "Fidelio" da bu kavramı açık olarak görebiliriz. Eş sevgisine verdiği önem, fedakârlık, vefa, sonsuz sevgi ve eşler arasındaki saygı operada doruk noktasındadır. Evlat edindiği yeğeni Cari, bir söylentiye göre kendi çocuğudur. Aslında bütün sevgisini vermek istediği Cari yüzünden yediği acı tokattan ötürü zindan olan, yalnızlığa mahkûm bir ömürdür, Beethoven'in tüm yaşamı. Üzerine bir de sağlık problemleri eklenince yaşam, bir acı yumağıdır. Bütün bu olumsuzluklara karşın intihar etme düşüncesinin karşısında şöyle demektedir. "Yalnız sanot alıkoydu beni. Yaratmam gerektiğine inandığım her şeyi meydana getirmeden ölmeyi göze alamadım." Senfoniler döneminde üzerine en çok konuşulanı mutlaka 9. Senfonidir. Aslında senfonide anlatılan bir insandır. Bir sevinç kutlanır Schiller'in şiirinde. Beethoven, Schiller'in metninden ayrılarak hayatı dile getirir. Melekler korosu, insanları yeryüzünde bir armağan bekleyerek, cesaretle acı çekmeye davet etmektedir. Kini, intikamı unutalım, düşmanlarımızı affedelim. Yaşanan sevinç, insanlığı kendi yurdu olan insanlık cennetine götürmektedir. Cennet, insanın kendi aklı ile uğraştığı, bütün İnsanlar doğa ile birleşip Tanrı katına varana dek, bir öpüş içinde kucaklaşır ve evrenin sırrına varırlar. Bunu kendi aklı ile yaratır insanoğlu... Senfoni tüm senfonilerden insan sesinin eklendiği, koro ve solistlere yüreğini açmış tek senfonidir. Tüm İnsanların Kardeş olmaları düşüncesi Masonluğumuzun ülküsü değil midir? 1770 - 1826 yılları arasında yaşamış Beethoven'in kendi yaşam olumsuzluklarına, ıstıraplarından kaynaklanan duygularını müziğine yansıtmasıyla evrensel boyuta ulaşan bu deha için sanat şöyle ifade edilebilir. "Söylendiğine göre sanat uzun, hayat kısa imiş. Bence asıl uzun olan hayat, kısa olan
sanattır."


Kaynak : Tesviye


 

16/3/2009

Da Vinci Sifresi ve Opus Dei



Da Vinci Şifresi filmiyle birlikte kendilerine yöneltilen eleştirilere vermiş oldukları karşılık kitabın piyasaya çıkışındaki gibi acemice olmayan Opus Dei’nin bu yeni kampanyasının ardındaki gerçek, 10 Ocak 2006 tarihinde Roma’daki merkezlerinde yapılan bir toplantı ve orada alınan kararlardır. “Limonata Operasyonu” adı verilen bu kampanyada filmin getirdiği reklâmı bir propaganda olarak kullanmak, filmin bütün Katolik Kilisesi’ne saldırıda bulunduğunu ortaya koyarak yeni müttefikler edinmek ve filmle ilgili görüş belirtilirken ölçülü davranmak gibi üç önemli strateji belirlenmiştir (Richard Corliss, “Can a Thriller Be Both Fair and Fun?” Time, 24 Nisan 2006, s. 54). Da Vinci Şifresi belki Katolik Kilisesi’ni tam olarak tasvir etmeyebilir ve bu konuda tartışmaların ortaya çıkması doğaldır. Ama filmdeki Silas karakteri Opus Dei’nin üyeleri üzerinde tam kontrol ve her durumda itaat özelliğini çok iyi yansıtmaktadır.

Opus Dei, Katolik Kilisesi’nin bir şahsi piskoposluğudur (Prelature of the Catholic Church). Opus Dei, “Tanrı’nın İşi” demektir ve cemaatin tam ismi “Kutsal Haç Piskoposluğu ve Opus Dei” olmakla birlikte, çoğu zaman Opus Dei Piskoposluğu veya sadece Opus Dei olarak da anılır. Cemaatın kurucusu sık sık organizasyonun adının “Escrivá’nın Eseri” değil, “Tanrı’nın Eseri” olduğunu vurgulamıştır.

Opus Dei, 2 Ekim 1928 tarihinde Kutsanmış Josemaría Escrivá tarafından Madrid’te kurulmuştur. Günümüzde dünyanın çeşitli ülkelerinden yaklaşık 80.000 kişinin -2.000’i rahip olmak üzere- bu piskoposluğa üye olduğu belirtilmektedir. İlk önce bir erkek cemaati olmasına rağmen Escrivá bu fikrini kısa sürede değiştirmiş ve 14 Şubat 1930 tarihinde kadın şubesinin de açılmasına karar verilmiştir. Yine, bir “lay – din adamı olmayan” cemaatı olarak tasarlandığı halde Escrivá üyelerinin manevi eğitim aldığı rahiplerin “Opus Dei Anlayışı” olmadığı gerekçesiyle 14 Şubat 1943 tarihinden itibaren kendi rahiplerini yetiştirmeye başlamıştır. Opus Dei’nin misyonu çok genel olarak, bütün sosyal sınıflara ait hıristiyanlara inançlarına uygun bir hayat tarzı sağlamak ve toplumun her kesiminde bir dindarlaşma olgusunu yaymak şeklinde özetlenebilir.

Bu amaca ulaşmak için Piskoposluk Katoliklere ve “işi ve bu dünyadaki durumu ne olursa olsun” (Statutes of Opus Dei, madde 2) diğer bütün insanlara manevi, eğitimsel (formasyon) ve dini açılardan yardım etmeyi kendisine vazife edinmiştir. Bu yardım sayesinde İncil öğretilerinin günlük hayatta uygulanması teşvik edilmektedir. Piskoposluk üyeleri için “işin kutsallaştırılması” ise şu 4 prensibin yerine getirilmeye çalışılmasıdır: İş elden geldiğince iyi yapılmalıdır. İş yapılırken kanunlara ve ahlaki kaidelere azami dikkat edilmelidir. Çalışırken Tanrı ile bir nevi iletişim kurulmalıdır. Kişi işini yerine getirirken vatandaşlarına hizmet etme ve toplumunun ilerlemesine katkıda bulunma iştiyakı içinde bulunmalıdır.

Cemaat’ın kurucusu temel amaçlarını şu şekilde özetlemiştir: “üyelerine ve diğer insanlara bu dünyada iyi hıristiyanlar olarak yaşamaları için ihtiyaç duyacakları manevi vasıtaları sunmaktadır”.

Piskoposluk aynı zamanda bazı spesifik alanlarda faaliyet gösteren kuruluşlara da Hıristiyan oryantasyonu sağlamaktadır. Ancak bu kurumların aktiviteleri dini eğitime yönelik olup kamu menfaatine uygun işler yapmalıdırlar: mesela, ilk ve orta dereceli okullar ile üniversiteler, mesleki eğitim kursları ve sağlık merkezleri, vb. Piskoposluk kendisiyle ilgili resmi dokümanlarda “kâr amaçlı teşebbüsler, ticari şirketler ve siyasi faaliyetlerde bulunamaz” gibi kayıtlar bulunmasına rağmen bu konularda –özellikle de siyasi alanda- faaliyet göstermektedir.

Opus Dei’nin faaliyet alanları iki genel başlık altında toplanabilir:

Piskoposluğun “corporate works” (anonim işler) denilen faaliyetlerinde Opus Dei sağladığı yardımların Hıristiyan dogmalarına uygunluğunu garanti eder.

Diğer durumlarda ise Opus Dei o kurumun faaliyetlerinde dini dogmalara uygunluğunu garanti etmeden belirli oranda yardımda bulunur. Bu yardımlar çeşitli alanlarda olmakla beraber genellikle rahiplik yapmak (mesela askeri birliklerde yer alan küçük kiliselerin yönetimi) ve din derslerine öğretmen sağlamak şeklinde olabilir.

Piskoposluğun anonim işleri, Opus Dei üyelerinin kendilerinin veya diğer insanlarla birlikte gerçekleştirdikleri faaliyetler olup Opus Dei sadece bunların Hıristiyanlığa uygun olup olmadığı hususuyla ilgilenir. Bu faaliyetler her ülkede bu alanlardaki diğer kuruluşların tabi olduğu hukuki ve mali kanun ve kurallara uygun olarak gerçekleştirilir. Burada belirtilmesi gereken önemli bir husus da bu faaliyetlerden Opus Dei değil de onları gerçekleştiren kişiler bizzat sorumludur. Bir başka deyişle, sponsorluk yapan kurumlar her türlü organizasyon, hukuk ve mali hususlarda tek mesul tüzel kişiliklerdir.

Faaliyetler genellikle katılımcılardan alınan aidatlar, mali katkılar ve yardımlarla gerçekleştirilmektedir. Bazı durumlarda devlet yardımı alınmakta eğer bu mümkün olmazsa, şahısların yardımları istenmektedir.

Anonim işler arasında özel okullar, üniversiteler, mesleki kurslar, gelişmemiş ülkelerde sağlık merkezleri, çiftçilik kursları, profesyonel eğitim kurumları, öğrenci yurtları, vb. yer almaktadır. Opus Dei’nin bu alanlardaki faaliyetlerinden kısaca bahsetmek gerekirse, Pamplona (İspanya)’da kurulmuş olan Navarra Üniversitesi, Piura Üniversitesi (Peru), La Sabana Üniversitesi (Kolombiya), Asya ve Pasifik Üniversitesi (Filipinler) ve Yüksek İşletme Enstitüsü (IESE, Barselona) gibi yüksek öğretim kurumlarının yanısıra kadınların mesleki eğitim aldıkları Kianda Koleji (Nairobi, Kenya) de Opus Dei tarafından kurulmuştur. Roma’nın sanayi bölgesinde de ELIS denilen ve spesifik ticaret alanlarında uzman yetiştiren bir merkez de Roma belediyesi ve Arnavutluk ve Somali gibi gelişmemiş ülkelerden gelen öğrencilere de eğitim verdiği için İtalyan dışişleri bakanlığı tarafından finanse edilmektedir. Chicago’nun bir varoşunda kurulmuş olan Midtown Center de farklı ırklardan gelen öğrencilerine lise eğitimi vermektedir. İlahiyat, felsefe ve din eğitimi gibi alanlarda araştırmalar yapmak üzere Roma’da Kutsal Haç Üniversitesi bir Opus Dei kuruluşudur. Mexico City’nin batısında yer alan Toshi ise yine kadınların ticaret alanında iş bulabilmelerini sağlayacak bir eğitim vermektedir.

Burada zikredilen faaliyetlerden de anlaşılacağı üzere Josemaría Escrivá’yı diğer katolik azizlerinden ayıran en önemli özelliği onlar gibi bu dünyayı terk etmeyip topluma nüfuz etme stratejisidir. Bunun en güzel örneği de II. Dünya Savaşı’ndan sonra İspanya ekonomisinin radikal bir değişime ihtiyacı olduğunu görerek 1950 yılında Barcelona’da bir işletme eğitimi veren okul açılması için emir vermesidir. Nitekim bu okul mezunlarından üçü daha sonra (1957) Franco hükümetinde -maliye bakanlığı da dahil olmak üzere- yer almışlardır. Opus Dei’nin temel görüşlerinden birisi de çok çalışma ve başarı olduğundan grup Franco dönemini, “… İspanya’nın gelişen ve verimli bir ekonomik düzene geçiş ve dolayısıyla da sağlam bir toplum oluşturulması süreci” olarak değerlendirir. Opus Dei’nin Franco İspanyasında güçlenip tanınmaya başlaması sebebiyle Escrivá’nın faşizm ve onun muhafazakar eğilimlerini kullanarak tehlikeli bir şekilde liberalleşmeye başlayan Katolik Kilisesi’ni “kurtarmaya” çalıştığını öne sürmektedirler. Orta Çağ’da olduğu gibi din ve devlet işlerinin birleştirilmesi anlamına gelen “integralizm”, Franco’nun temel ideolojisiydi. Faşist hükümetler, siyasi partiler yerine toplumun farklı sektörleri (mesela, esnaf, çiftçi ve profesyoneller) modernleştirilmiş loncalar tarafından temsil edilmeliydi. Halbuki Franco rejiminde sadece kapitalistler ve toprak sahipleri böyle bir düzenden memnundu. Tabii ki, bu sistem işçi hareketleri ve siyasi partilerin ortaya çıkmasıyla artık her hangi bir gücü kalmamış Kilise’nin de hoşuna da gidiyordu. Bu karşılıklı yakınlaşma her ne kadar bir çok İspanyol ve Fransız vatandaşında papanın krallara taç giydirdiği, kilise ile devlet arasında varılan anlaşmaların neticesinde gelen adalet, merhamet ve iyilik duyguları uyandıran nostaljik bir geçmişe özlem duymalarını ve hatta Tanrı’nın Krallığı’nı bu dünyada gerçekleştirme fikri hoş gelebilir, ama öte yandan, pek çok Katolik de endişeye düşmüş, dahası, piskoposluğun faaliyetlerinden şüphelenmeye başlamışlardır.
Zira Opus Dei üyeleri Vatikan’ın haricinde, her geçen gün özellikle eğitim ve medya alanlarında daha çok yer almaya başlamışlardır.

Hele de 1979’da ortaya çıkan ve grup üyelerinin dünya çapında 197 kolej, 694 gazete ve dergi, 52 radyo ve televizyon kanalı, 38 haber ajansı ve 12 sinema şirketinde faaliyet gösterdiklerini açıklayan bir rapordan sonra insanlar dehşete düşmüşlerdir.
Opus Dei hiyerarşik –yani tüm faşist ideolojilerde olduğu gibi üstlere tam itaatin yer aldığı- olarak yapılanmıştır. Genel Başkan’ın genel konsey üyeleriyle danışarak aldığı kararlar üyeler için Tanrı’nın iradesi olarak algılanır. Dolayısıyla, bu kararlar itaat edilmesi gereken emirlerdir. Her ülkenin başında kendisinin istişare edebileceği bir komisyonu olan “Consiliarius” bulunur. Genel Başkan ve bütün Consiliarius’ların rahip olma zorunluğu vardır. Kadın şubesinin başında da Genel Başkan’a bağlı bir merkezi konsey mevcuttur.
Opus Dei, rahipler ve din adamı olmayan kişilerden oluşur. Din adamı olmayan üyeler seküler alanlarda çalışmaya devem etmekle birlikte Opus Dei’nin sıkı bir manevi kontrolü altındadırlar. Bütün Opus Dei üyeleri “hayat planı” denilen ve günlük ayin, tesbih, dini kitap okuma ve zikir gibi ibadetlerin yanı sıra Opus Dei’ye ait özel dua ve adetleri de yerine getirmekle mesuldürler.

Üyelik Süreci:

Opus Dei’nin kendi ve Vatikan kaynaklarına göre bugün dünya üzerinde yaklaşık 80.000 kişi Opus Dei üyesidir. Üyelerin en çok bulunduğu ülkeler ise İspanya, İngiltere, İtalya, İrlanda, Kanada, Meksika, Japonya, Avustralya, Filipinler, Orta ve Güney Amerika ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri’dir.

İnsanlar neden Opus Dei üyesi olurlar? Bu soruya verilecek en iyi cevap, “çünkü Tanrı’dan bir çağrı almışlardır” olabilir. Fakat genellikle pratikte daha önce üye olmuş birisinden etkilenir ve Opus Dei’ye katılmak kendisi için de cazip gelebilir. Üye olmak için kişinin yaşı, mesleği, geliri ve sosyal statüsü önemli değildir. Bunların yerine kişinin Opus Dei program ve ruhuna uygun olarak yaşamak isteği ve bu konudaki kararlılığıdır. Bu kararlılık kişinin bir Opus Dei üyesi olarak kazanacağı haklar ile yerine getirmesi gereken vazifeleri belirten bir ticari anlaşmaya benzeyen kontrat imzalanmasıyla gösterilir.

Aslında üyelik sürecinin sadece bir kontratın imzalanması ile hemen başlayacağı anlayışı da pek doğru değildir. Zira, “Opus Dei’ye ne zaman katıldın?” gibi basit bir soruya numerary üye en azından beş farklı biçimde cevap verebilir. Bu sorunun cevabı öncelikle numerary’nin karşısındaki kişinin kim olduğu ve kendisinin Opus Dei hakkında ne kadar detaylı bilgi vereceğine karar vermesine bağlıdır. Bu durumlarda numerary yalan söylediğini hiç düşünmeden gerçekleri çarpıtmaya zaten alışkındır.

Üyeler için Opus Dei programı şu dört kelime ile özetlenebilir: Tanrı’dan çağrı (vocation), iş, piskoposluk ve eğitim. Organizasyonun kendisinin belirlediği bu prensip sayesinde Opus Dei, üyelerinin tüm hayatlarını piskoposluk etrafında şekillendirmekte ve hatta dış dünya ile ilişkilerini sıkı bir kontrol altına almaktadır. Üyelerin evlere gelen ve giden bütün mektupları okunduğu gibi, ailelerinin resimlerini taşımalarına, eski arkadaşlarıyla ilişkilerini devam ettirmeye, sosyal faaliyetlere katılmaya ve hatta aile toplantılarına –mesela kardeşlerinin doğum günü- katılmaya izin verilmez. Artık zamanlarını tamamen “yeni aileleri”ne ayırmalıdırlar; zira “eski dostlarla ilişkiyi sürdürmek zaman israfıdır ve kullanılan bu zaman da artık bize ait değildir).

Opus Dei’nin dünya çapındaki faaliyetleri arasında eğitim özellikle de prestijli üniversitelerin yakınlarında kurdukları öğrenci yurtları ön sıralarda yer alırken doğal afetlerin meydana geldiği ülkelere Hıristiyan yardım dernekleri vasıtasıyla sızma girişimleri de görülmeye başlamıştır. Bunlar arasında CARITAS adlı yardım derneği aslında 50 kadar Hıristiyan yardım derneğinden oluşmakla birlikte bazı bölgelere yardım sırasında bazı mezhepler öne çıkmaktadır. Opus Dei’nin CARITAS ile resmi bir ilişkisi olmamasına rağmen Ernesto Guillermo Cofiño adlı bir Opus Dei üyesinin Guatemala Caritas genel müdürlüğünü yapmış olması ve Opus Dei tarafından azizlik sürecinin başlaması için yoğun kulis faaliyetleri yapması dikkat çekmektedir. CARITAS’ın İstanbul Harbiye’de bir temsilciliğinin olması ve Afyon ile Marmara depremlerinde oldukça aktif olması Opus Dei’nin Türkiye’ye bu kurum aracılığıyla girme teşebbüsleri olduğu şüphelerini derinleştirmektedir.

Doç.Dr Ali Murat Yel
Fatih Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

16/3/2009

Sifreleme Teknikleri

 

Heredot’un anlattıklarına göre eski Yunan’da şifreli bir mesaj gönderilmek istendiğinde, kölelerin kafa derisi üzerinde mesajlar aktarılmaktaydı. Önce bir kölenin kafası traş edilir, daha sonra da ilgili mesaj kafasına kazınır ve saçlarının uzaması beklenirdi. Birkaç ay sonra da köle, hedefine doğru yola çıkar ve gittiği yerde tekrar kafası traş edilerek mesaj okunurdu.

Artık ne kölelerimiz ne de aylar boyu bekleyecek zamanımız var. Ayrıca pek zarif bir fikir olmayan bu yöntem yerine gelişen zaman içerisinde pek çok yeni yöntem keşfedilmiştir. Örneğin Roma imparatoru Julius Sezar generallerine gönderdiği mesajların okunmaması için üç yana kaydırma mantığını kullanan bir şifreleme yöntemi geliştirmiştir. Sezar, mesajlarındaki yazılarda, örneğin “A” harfi yerine “D”, “B” harfi yerine “E” kullanmaktaydı. Oldukça basit ve hedefine ulaşan bu yöntem o çağın şartları için yeterli olmuştur.

Gelişen zaman içerisinde değişen şifreleme yöntemleri birbirini izlemiş, kimi zaman çözülen bir şifre imparatorlukların kaderini değiştirmiştir. Örneğin 1587 yılında İngiliz Kraliçesini devirmek için adamlarıyla haberleşmede kullandığı basit değiştirme yöntemi çözülen İskoçya Kraliçesi, bu hatasını idam edilerek ödemiştir.

1. Dünya savaşında Almanların çözmemesi için bir Amerikan Telefon ve Telgraf şirketinden bir çalışan olan Gilbert Vernam tarafından hazırlanan “bir kerelik bloknot” yöntemi, savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nin mesaj güvenliğini sağlamıştır. Bu sistemde şifrelenecek metin ASCII kodundaki karakterlere dönüştürülür ve bir kez şifreyi çözmede kullanılacak gizli anahtar, mesajı okuyan kişi tarafından imha edilirdi. Böylece tek seferlik mesajlaşmalar güvenli bir iletişimi oluştururdu.

2. Dünya savaşında ise filmlere konu olan Enigma makinesi Almanların en güvendiği şifreleme tekniğiydi, ta ki; Ruslara esir düşen bir Alman savaş gemisinde ele geçirilen Enigma makinesinin İngilizlere şifre kırıcılar tarafından çözülmesi, savaşın kaderini değiştirmiştir. Almanların tüm haberleşmesini dinleyen İngilizler, bu bilgi ile uzun süre Almanların ne yapacaklarını erkenden öğrenip ona göre taktik hazırlama şansına sahip olmuşlardır.

  Enigma makinesi temel olarak; klavyesinden girilen karakterlerin makine içerisinde birbiri ile değişik şekillerde algoritma oluşturacak şekillerde yazıları kodlayan üç adet diskten oluşmaktaydı. Enigma’daki diskler Almanlar tarafından önce 5’e ve daha sonra da 8’e çıkarılmıştır. Ancak büün bu tedbirler İngilizlerin ilk bilgisayarların atalarından olan, IBM bilgisayar sistemi ile kodları çözmesini engelleyemedi.


Enigma’nın şifresinin çözülmesi ile bilgisayarları yakınlaştıran bu süreç, sonraki zamanlarda bilgisayarların şifreleme işlemlerinde daha çok kullanılması ve günümüzde de vazgeçilmez bir parçası olma durumunu getirmiştir.

Günümüz bilgisayar destekli şifreleme teknikleri oldukça, yüksek bilgi gerektiren karmaşık güvenlik önlemleriyle yoğrulmuş teknikler içerir. Her biri bir öncekinden daha güvenli olduğunu iddia ederken, her geçen gün bir öncekinin nasıl şifresinin nasıl kırıldığına şahit olmaktayız. Dolayısıyla öğrendiğimiz temel yöntem teorik olarak hiçbir şifreleme yönteminin kırılamaz olmadığı ve sonlu bir süre sonunda şifresinin çözüleceğidir. Belki 1 ay belki 1000 ay sonra ama mutlaka tüm şifrelerin çözülebileceği unutulmaması daima tavsiye olunmakta.

Bu yazıda bu şifreleme yöntemlerinden biz kullanıcılar için en etkili kullanılacak alan olan evimizdeki, işyerimizdeki dosya ve klasörlerimizin şifrelenerek korunmasıyla ilgili yazılımlardır. Her birimizin basit ve kullanışlı bir teknikle, şüpheli gözlerden saklanmasını isteyeceğimiz dokümanlar bulunabilir. Örneğin işyerindeki bir satış raporu, veya sevgilimize yazdığımız bir şiirin, bilgisayarımızı kullanan diğer kişilerce görünmesini istememek en doğal hakkımız!   Yalnız dikkat edilmesi gereken en temel nokta, hangi programı kullanırsak kullanalım, şifrelemekte kullandığımız bir parola mutlaka olacaktır. Bu parolayı asla unutmamalı ve başkalarının görebileceği ortalık bir yerde bulundurmamalıyız. Yoksa bütün bu karmaşık matematiksel formüllere dayanan şifreleme mantığının temelinde yatan “insan” faktörü devreye girer ve şifremiz çözülür!


Klasik Şifreleme Teknikleri
Tarih içerisinde değişik teknikler kullanılarak şifreli mesajlar iletilmeye çalışılmıştır. Bir dönem uygulanan kölelerin kafasına kazılan yazılarla mesajlaşma haricinde, şu teknikler de kullanılmaktaydı;


Harf İşaretleme: Bir yazı içerisindeki bazı karakterlerin daha derin kazılmasıyla ancak belli bir

açıdan gelecek ışıkla okunan yazılar.


Görünmez Mürekkep: Belirli bir ısıda veya kimyasal bir sıvıya batırılarak okunur hale gelen yazılar.


İğne Delikleri: Yazıdaki belirli karakterler iğne ile delinerek işaretlenmesi temeline dayanıyordu.


Sezar Tekniği: Bilinen en eski “yerine koyma“ tekniğidir. Her harf alfabedeki kendinden üç sonraki harfin yerine konularak yazışmalar yapılmaktaydı.

 



 

 

2/3/2009

Babil Kulesi



7 katlı, 90 metre yüksekliğindeki Babil Kulesi,dünyanın en büyük eserlerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Aslında bir tapınak olan Babil Kulesi,Sümer dilinde "Yerin ve Göğün Temel Taşı" diye isimlendirildiğine göre Sümerliler tarafından yapıldığına inanılıyor. Ancak,bazı bilimsel çevrelere göre bunu bir tahminden öteye götürmemek daha ihtiyatlı bir davranış olacaktır.

Babil Kulesinde yedinci katta, Babil sitesinin baş tanrısı olan Marduk"un heykeli vardır. Dört gözlü, dört kulaklı, gök ve ışık tanrısı olduğuna inanılan Marduk"un dudakları oynadıkça ateş püskürdüğü,Babil sitesiyle ilgili mitolojik söylentilerin en renklilerinden biridir.

Kulenin yedinci katı çinilerle, daha doğrusu mavi çini tuğlalarla süslenmiştir. Tarih kaynakları, Babilliler"in bu kulenin aynı boyutlarda bir eşinin toprağın altında devam ettiğine inandıklarını belirtmektedir.

Birinci katının yüksekliği 33, ikinci katının 18,öteki katların sırasıyla 6, 6, 6, 6 ve 15 metre olan Babil Kulesi,M. Ö. 689 yılında Asur Kralı Sanherip tarafından Babil şehriyle birlikte yıktırılmıştır. Sonradan Sanherip"in yerine geçen Asarhaddon,13 yılda kuleyi yeniden yaptırmıştır. Kule M. 0.478"de Pers Kralı Kserkses tarafından tekrar yıktırılmış ve Babil"i kendine başkent yapmak isteyen Büyük İskender"in Babil Kulesini de yeniden yaptırmak girişimi erken ölümü nedeniyle gerçekleşememiştir.

M. Ö. 478 yılında kuleyi bir kez daha yıktıran Pers Kralı Kserkses (Serhas diye de bilinir), kulenin 7. katındaki Marduk heykelini buradan almış ve İran"a götürmüştü.Babil Kulesinin asıl önemli tarafı bütünd illerin bir tek kaynaktan geldiğine ilişkin iddialar için temel olmasıdır.Başka türlü söylemek gerekirse, bütün dillerin aynı kaynaktan geldiğine işaret sayılmıştır. Bu da, Nuh"un oğullarıyla ilgili bir efsane nedeniyledir. Aynı doğrultudaki iddia ve söylentilere göre, Nuh"un oğulları Büyük Tufan"dan sonra Sinar"da yerleşmiş, burada bir şehir ve göklere yükselen bir kule yapmak istemişlerdir. Böyle bir şehir kurmağa kalkışmalarının nedeni, topluca yaşamak, dünyanın çeşitli bölgelerine yayılıp, dağınık yaşamaları ihtimalini önceden önlemekti. Fakat inşaat esnasında Tanrı onların dillerini çeşitli kılmış ve buradakileri yeryüzüne dağıtmıştı.

10/10/2007

Rüyalar

Muhendis Elias Howe, uzun calismalar sonunda dikis makinesi yapmayi basardi.
Ilk yaptigi ignelerde delik, ignenin ortasinda idi. Fakat, igne uzerindeki deligin uygun yere acilmayisi istenilen sonucu vermiyor, ve bunun sonucu olarak dikis makinesi dikmek de mumkun olmuyordu. Howe, gece gunduz beynini buna yoruyor ama bir cikis yolu bulamiyordu.
Bir gece ruyasinda vahsi bir kabilenin eline esir dustugunu gordu. Kabile reisinin onunde ignesiz bir dikis makinesi duruyordu.
-Elias Howe ! diye kukredi kabile reisi. Sana bu makineyi derhal tamamlamani emrediyorum, aksi halde oleceksin!..
Zavalli Elias'in dizlerinin bagi cozuldu, elleri titremeye basladi ve yuzunden soguk bir ter bosandi. Dusunuyor, tasiniyor, makinenin bu parcasindaki eksIkligi bir turlu gideremiyordu. Oyle gercek gibi gorunen bir ruyaydi ki, uykusunda avazi ciktigi kadar bagirdi. Esmer tenli cengaverler, onu olum meydanina dogru goturmeye basladilar.
Insan boyunu asan, yere cakili kalin govdeli bir kaziga sIkica baglanan Howe her seyin bittigini anladi. Kendisinin bile anlayamadigi bir takim dualar mirildanmaya basladi.
Sonra reisin gok gurultusunu andiran bir sesle "oldurun" dedigini duydu.
Yerli muhafizin mizraklari govdesine saplanmak uzere havaya kalktiginda, birden bir sey fark etti. Mizraklarin ucunda bulunan goz seklindeki delikler, dusunup de bir turlu kesfine eremedigi dikis ignesinin ta kendisiydi. Mizraklar tam gogsune saplanirken uyandi.
Hemen laboratuarina kosan Howe, boylece ruyasi sayesinde dikis ignesini de bulmus ve makinesini calistirmisti.
 
Modern Atom Teorisi Nasil kesfedildi  :
Niels Bohr adli bir yuksek okul ogrencisi genc, soyle bir ruya gorur :
"Kendisi, gunesin kizgin gazlarla dolu merkezinde duruyor ve gezegenler, ince ipliklerle bagli olduklari gunesin etrafinda donuyorlardi. Her gezegen Bohr'un yakinindan gecerken bir de duduk caliyordu. Sonra yanan gazlar soguyup katilasti, gunes ve gezegenler uzaklasip gitti ve Bohr uyandi. Bu ruya, gunes sistemi ile atom yapisi arasinda bir benzerlik oldugunu gosteriyordu. Boylece, atomun ilk modern tablosu ortaya cikti. Ortada bir cekirdek (nucleus) ile bunun etrafinda donen elektronlar. .. Yani modern atom teorisi, bir ruya ile baslamis oluyordu."
 
Ruya Bir Baska Ilim Adaminin Yardimina Kosuyor :
19. Asrin ortalarinda ilim adamlarini hayrete dusuren bir olayin hikayesi bilim tarihinin sayfalarinda yerini aldi. Kimya ilminde buyuk bir adimin atilmasina yol acan olay, Alman kimyacisi Friedrich August Kekule'nin ruyasiydi.
1850 yillarinda Ingiltere'nin sisi eksIk olmayan sehri Londra'da calismalarini surduren Kekule, yorgun argin laboratuarindan oteline donerken otobuste uyuyakaldi. Ve biraz sonra da ruya gormeye basladi. Ruyasinda atomlar ziplayip oynayarak karsisinda dans ediyorlar, bazilari da elele verip zincir seklinde bir halka meydana getiriyorlardi .
Arabanin fren yapmasiyla Kekule uyandi. Fakat ruyasi ona cok seyler ogretmisti. Gorduklerini formul haline getirip defterine kaydetti. Ruyadan yaralanarak ortaya attigi teori ile meshur oldu ve kimya ilminde de buyuk bir hamlenin onculugunu yapti.
Aradan 15 sene gecti. Bir kis gunu Kekule, calisma odasinin sominesinde yanan odunlarin citirtisini dinlerken uyuyakaldi ve yine ruya gormeye basladi. Yine ruyasinda atomlarin hoplayip ziplayarak dans etmekte oldugunu ve onlari birbirine kenetleyen zincirlerin de birer yilana benzedigini gordu. Sonra yilanlardan biri aniden donerek kendi kuyrugunu isirdi. Bu esnada da Kekule uyaniverdi.
Boylece karbon atomlarinin zincirler seklinde halkalar meydana getirebileceg ini ruya sayesinde fark edebilmisti. Bunun sonucu olarak ic yapisi cozumlenemeyen benzinin yapisi anlasildi.
 
Dante ve Ilahi Komedya :
Dante'nin oglu J. Alighieri, babasinin meshur "Ilahi Komedya" adli eserinin parcalarini toplarken 13 sarkisini bulamiyor. Butun aramalar bosa cikiyor. Bir gece ruyasinda babasini beyazlar giymis bir vaziyette goruyor. Dante'nin basinda bir isIk, oglunu hayatinda iken oturdugu kendi odasina goturuyor. Eski zaman evlerinin karmakarisIk dolaplari ile arada kaybolmus duran, hic de dolap hissi vermeyen gizli bir yerde bu sarkilarin durdugunu gosteriyor. Ertesi gun, ruyasinda gordugu yeri arayip bulan Alighieri, kayip olan 13 sarkiyi orada bulur.
 
Bir Operanin Bestelenisi :
Richard Wagner "Tristan ve Isolde" adli operasinin cok begenilmesi, olaganustu bulunmasi ve kendisine yapilan iltifatlar karsisinda samimi bir arkadasina su itirafta bulunur :
"- Kiymetli dostum. Bu opera benim dehamin eseri degildir. Ruyamda gordugum ve isittigim sesleri uyanir uyanmaz nota ile tespit ettim. Begendiginiz bu muzik, ruyalarimin sesidir. Benim zavalli kafam, boyle bir harikayi asla isteyerek ve dusunerek bulamazdi."
Yine Wagner, meshur "Rhinegold" operasini tamamlamis fakat bir bolumunu zihninde tasarladigi gibi besteleyemedig inden rahatsiz oluyordu. Nihayet bir gece uykuya dalmak uzere ilen gordugu ruyadan faydalanarak eserini istedigi sekilde tamamlamayi sonunda basardi.
 
Seytan Sonati :
Modern keman yayinin mucidi G. Tartini, ruyasinda Seytan'a esir oldugunu gormustu. Gene bu ruyada Tartini seytan ile alay etmek uzere, ona bir keman vermisti. Fakat ne gorse begenirsiniz : Seytan en derin hayallerin bile meydana getiremeyeceg i kadar guzel bir sonat caliyordu. Tartini uyaninca bu muzikten hatirladigi kadarini yazarak, "Seytan Sonati' ni meydana getirdi. Tartini bu ruya hikayesini 1766'da astronom Joseph Lalande'a anlatmisti.
Beethoven, Mozart, Schumann ve Saint-Saens gibi unlu kompozitorler, bestelerinin bir kismini ruyalarinda gorerek notaya almislardir.
Icat edici ruya gorenler, ruyada gordukleri seyleri ya dogrudan dogruya kullanmakta veya onlara sembolik bir anlam vermektedirler.
 
Sairin Ruyasi :

Sair Coleridge, Kubilay Han'la ilgili bir kitabi okumakta iken uykuya dalmisti. Uc saat kadar iskemlesinde oylece uyudu ve bu sirada ruyasinda 200-300 satirlik bir siir yazdigini gordu. Bu ruyada, siirle ilgili hayaller maddelesmis olarak belirmisti. Coloridge uyanir uyanmaz ruyadan hatirladigi satirlari yazmaya basladi. Bu sirada bir ziyaretci geldi., bu nedenle calismalarina bir saat ara vermek zorunda kaldi. Sonra ruyanin kalan kismini yazmak istedi, fakat o satirlari unutup gitmisti. Iste Kubilay siiri boyle meydana geldi.
 
 
Dickens'in Habercisi :
Unlu yazar Charles Dickens'in gordugu bir ruya da ilginc ruya ornekleri arasindadir. Dickens ruyasini soyle anlatiyor:
"Ruyamda, sirtinda kirmizi bir sal olan bir hanim gordum. Arkasini donmustu. Bana dogru dondugunde onu tanimadigimin farkina vardim. 'Ben Bayan Napier'im dedi'. Ertesi sabah uyandigimda giyinirken bu sacma ruyayi dusundum. Cok belirgin ancak hicbir anlami olmayan bir ruyaydi. Neden Bayan Napier? Omrumde Bayan Napier diye birini hic tanimamistim. O gece kutuphanede kitap okudum. Az sonra Bayan Boyle ve agabeyi geldiler. Yanlarinda kirmizi salli genc bir bayan vardi. Onu bana Bayan Napier olarak tanittilar." Dickens'in anlattigi turden ruyalarin genelde cok belirgin olarak kendilerine ozgu bir yani vardir.
 
Alinti

8/10/2007

Atatürk

http://www.ataturktoday.com/

Linki tıklayın ve takvimden bir tarih seçin. Özellikle çocuklarımız için çok güzel bir kaynak.

14/7/2007

Ilginc tesadufler

Abraham Lincoln'un kongreye seçildiği yıl 1846.
John F. Kennedy'nin kongreye seçildiği yıl 1946.

 

Abraham Lincoln'un ABD Başkanı olduğu yıl 1860.
John F. Kennedy'nin ABD Başkanı olduğu yıl 1960.

 

Her iki başkan da bir cuma günü suikasta kurban gitti.
Her iki başkan da başlarına isabet eden kursunla oldu.

 

Lincoln'un sekreterinin soyadı Kennedy idi.
Kennedy'nin sekreterinin soyadı Lincoln idi.

 

Lincoln ve Kennedy güneyliler tarafından öldürüldü.

 

Lincoln ve Kennedy'nin koltuğuna güneyliler oturdu.

 

Yerlerine gelen başkanların soyadları Johnson'di.

 

Lincoln'den sonra başkan olan Andrew Johnson'in doğum yılı 1808'di.
Kennedy'den sonra başkan olan Lyndon Johnson'in doğum yılı 1908'di.

 

Lincoln'u vuran John Wilkes Booth'un doğum yılı 1839'du.
Kennedy'yi vuran Lee Harvey Oswald'in doğum yılı 1939'du.

 

İki suikastçının de üç ismi vardı.
İki suikastçının de isimlerinde 15 harf vardı.

 

Lincoln, "Kennedy" isimli bir tiyatroda vuruldu.
Kennedy, "Lincoln" marka bir otomobilde vuruldu.

 

Lincoln'u vuran tiyatrodan kaçtı, bir depoda yakalandı.
Kennedy'yi vuran depodan kaçtı, bir tiyatroda yakalandı.

 

Her ikisi de davaları başlamadan öldürüldü.


 

 


 

7/7/2007

Aprodithe, Ares ve Artemis


Aphrodite, aşkın, cinsel isteklerin ve güzelliğin tanrıçasıdır. Doğal yeteneklerinin yanında, herkesin kendini arzulamasını sağlayan büyülü bir kuşağı vardır. Doğumu hakkında iki söylenti vardır. İlki onun Zeus ve Dione un kızı olduğunu anlatır. İkincisi, Cronos hadım edildiğinde denize atılmış olan organından damlayan kanlardan doğduğunu ve kocaman bir midye içinde Kıbrıs'ta karaya çıktığından bahseder. Hephaestus'un karısıdır. Ağacı mersin hayvanları güvercin, kuğu ve serçedir


Ares

 

Ares, Zeus ve Hera'nın oğludur. Ne annesi ne de babası tarafından pek sevildiği söylenemez. Savaş tanrısıdır. Öldürücü ve kana susamış bir tanrıdır ama bir yandan da korkağın tekidir. Aphrodite'le yatakta yakalanınca, kocası Hephaestus tarafından herkesin içinde alay konusu edilmiştir. Akbaba ve köpek kutsal hayvanlarıdır.

 

 

Artemis

 

Artemis, Zeus ve Leto'nun kızı, Apollo'nun ikiz kardeşidir. Vahşi hayvanların ve avın tanıçasıdır. Gençlerin koruyucusudur. Apollo gibi o da gümüş oklarla atış yapar. Erdemin, namusun simgesidir. Çocukarın doğumlarını yönetir (doğumunda Leto'ya hiç acı çektirmemiştir.) Kutsal ağacı selvidir.





6/7/2007

Dunyanin yeni 7 harikası

DUNYANIN YENI 7 HARIKASI

Arkadaslar tiklayip uye olursaniz Ayasofya yi birincilige tasiyabiliriz
Ayasofya yi sectiktan sonra kazanma olasiligi daha az 6 taneye oy verirseniz Ayasofya nin sansini arttirmis oluruz .



« Önceki ::