Değişim gerekli
Reklamcılar Derneği’nin yeni başkanı Cem Topçuoğlu ile Bebek’te koştuk bir cuma sabahı. O zaten hep koşan ve nereye gittiğini iyi bilen biri olarak başarısının sırrını açıkladı: Değişen dünyaya değişerek adapte olmak…
TBWA/İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkanı ve Reklamcılar Derneği’nin
yeni Başkanı Cem Topçuoğlu ile buluşmaya giderken aklımda iki önemli
soru vardı. “Sormazsam çatlarım” cinsinden iki soru. Birincisi “Nereye
bu koşu?” Tamam, kendisi eski sporcu. Eski profesyonel voleybolcu,
tenis, squash, kayak, yelken, su kayağı gibi bilimum sporun da ehli.
Ama onca işinin ve sorumluluğunun arasında, her sabah 07.00, 07.30 gibi
koşmak adeti de nereden çıktı şimdi? Zaten iş hayatı koşturmakla
geçiyor. “Sabahın köründe nereye” diye soracaktım tabii.
“Zaten hız toplumunda yaşıyoruz Cem bey. Hem de siz reklamcıların
yaratılmasında büyük katkısı olduğu gerçek bir ‘fast-food toplumu’nda.
Yememiz içmemiz bir koşuşturmaca, iş hayatımız, hatta aşklarımız bile.
Hal böyleyken ‘Niçin bu koşuşturup durmaca?’ diye soracaktım işte.
Ama gerek kalmadı. Biz Bebek Kahve’de lezzetli çaylarımızı içip de
koşmaya başlayınca o zaten cevabını verdi kendince. Grey, Select ve
TBWA diye devam eden çok koşuşturmacalı ve çok başarılı bir reklamcılık
serüveni yani iş, iş, iş ve Amerikalı eşi Sally, kızı Ela, oğlu Can ve
“deforme olmuş sosis” cinsinden köpeği Simba arasında geçen maraton
gibi hayatında yalnız kalıp da düşünebildiği tek lüksüymüş koşma
eylemi. Tamam bir de duş keyfi…
İkinci soru biraz daha alengirliydi. Reklamcıya reklamcılık taslamak
olmaz ama sordum işte gitti. “Gelmiş geçmiş en iyi ve en akılda kalıcı
reklam sloganını bilmeden de olsa Descartes üretmiş bence Cem bey:
‘Düşünüyorum öyleyse varım.’ Peki günümüzde bu sloganın yerini alan
cümle ne? Daha da ileri gidelim, sizin hayattaki ‘Öyleyse varım
cümleniz ne?’”
Bence cevabı belliydi: “Tüketiyorum öyleyse varım.” Ama onunki beklemediğim bir cevaptı: “Değişiyorum öyleyse varım.”
“Türk Markaları Ansiklopedisi geliyor”
Reklamcılık nereye gidiyor?
Reklamcılık bir reenkarnasyon içinde. Bir ruh göçü yaşıyor, kabuk
değiştiriyor. Ama tam olarak nereye gittiğini bilmiyoruz. Bilinen bir
tek şey var. Reklamcılık internete doğru kayıyor, ekranın içine doğru
giriyor. Televizyon reklamcılığı ölmüyor ama televizyon ve internet
reklamcılığı iç içe girmeye başlıyor. Uydular, cep telefonları, oyun
konsolları, bütün o teknolojinin iç içe girmesiyle özellikle web bazlı
ajanslar ön plana çıkacak. Türkiye’de daha bu işlere çok var denebilir.
Ama hiç de o kadar çok yok. Reklamcılık farklı yöntemlerin kullanıldığı
bir entegrasyona doğru gidiyor aslında. Bu nedenle reklamcıların fikir
üretme, içerik oluşturma yetenekleri çok önemli.
Zaten Reklamcılar Derneği başkanı seçilmeniz üzerine verdiğiniz
demeçlerde de öncelikli misyonunuzun fikri ön plana çıkarmak ve fikir
hakları üzerine çalışmak olduğunu söylediniz… Bunun dışında hangi
konuları ele alacak derneğiniz?
Projemiz çok ama şu an halihazırda bir “Türk Markaları Ansiklopedisi”
hazırlıyoruz. Türkiye’de yaratılmış Türk markaları ile ilgili geçmişe
yönelik bir çalışma bu. İlk iki cildini tamamladık. Temel kriter olarak
Türkiye’de sürekli iletişime inanan markaları seçtik. Şu anda listede
basından Hürriyet, Milliyet, Sabah var. Petrol Ofisi, YKM, Arçelik,
Vakko gibi markalar da var. DVD’si de çıkacak.
“Muhtar Kent ve Cem Kozlu idollerim”
Uluslararası TBWA’in yönetim kuruluna seçilen ilk Türk, çalışan
mutluluğuna inanan yenilikçi bir insan kaynakları yapısını Türk
reklamcılığına taşıyan vizyoner insan, Reklamcılar Derneği başkanı ve
bunun gibi birçok unvanınız var. Yetmedi, bir gün Uluslararası TBWA’in
başına geçen ilk Türk olmak istiyorsunuz. Siz nereye koşuyorsunuz?
Sabahları koştuğuma bakma. Bir yere koşmuyorum. Sadece kendimi bir
dünya vatandaşı olarak görüyorum. Ve yaptığım işi uluslararası düzeyde
de yapabileceğimi kanıtlamak istiyorum. Coca-Cola’dan Cem Kozlu, Muhtar
Kent gibi insanlar bu anlamda idolüm.
Bence burada önemli olan hedef koymak ve inanmak. Ne yapacağını
bilmekle ilgili bir şey bu. Üstelik dünyada da öyle çok zeki adam yok.
Biz Türkler zor şartlarda yaşadığımız için aynı anda 12 işi birden
yapabiliyoruz. Ben de yapabilirim diyorum sadece. Türk insanının
uluslararası platformda kendine güvensizliği bana garip geliyor. Biraz
strateji ve planlamayla her şeyi yapabiliriz halbuki.
Ailenizden gelen bir şey mi bu açılma isteği?
Ben orta halli bir aileden geliyorum. Annem ve babam emekli. İkisi de
devlet memuruydu. İstanbul, Çamlıca’da büyüdüm ben. Sonra
Bağlarbaşı’nda yaşadım. Devlet okuluna gittim. Marmara Üniversitesi’nde
radyo televizyon okudum. Yani aslında çok lokal bir adamım. Ama
küçüklüğümden beri de uluslararası birileriyle bir arada olma isteğim
ve gayretim vardı. Özellikle bu sektöre girdikten sonra daha da arttı.
“Ben yemek yemek için yaşıyorum”
Dünya vatandaşısınız yani…
Bence öyleyim. Türkiye’yi, İstanbul’u çok seviyorum. Ama zaten
İstanbul’da da dünya vatandaşı olabilirsiniz. Ben biraz daha sınırları
genişletmeyi seviyorum galiba.
Nasıl mesela?
Yemek yemeyi çok severim. Ve mahalle kültüründen, orta halli bir
aileden geldiğim için bir gün dünyanın en iyi yerinde, ertesi gün
dünyanın en salaş yerinde yemek yiyebilirim. İkisinden de çok büyük
zevk alırım. Ayrıca, yemeğe ceketli de giderim, şortla da. Dünyanın
çeşitli yerlerinde, farklı yerlerde yemekten çok hoşlanıyorum. Seyahate
gittiğimde önce nerede yiyeceğimi belirlerim. Otelden önce yemek
rezervasyonu yaparım. Ben yemek yemek için yaşıyorum ve farklı dünya
yemeklerini denemeyi seviyorum.
Dünyaya entegre olabilmenin püf noktası nedir sizce?
Her zaman kendimi geliştirmeye, yeniyi yakalamaya ve mümkün olduğu
kadar hızlı bir şekilde değişmeye çalışırım. Hem hayatta hem de
reklamcılıkta dünyaya entegre olabilmek bu şekilde mümkün bence. Oturup
ahkam keserek iş yapmak mümkün değil. Kendini geliştirmen, dünyaya açık
olman, bakman lazım.
Bir de nerede iyiyim diye kendimi test ederim hep. Kendi kendimin
eleştirisini çok acımasızca yapabilecek durumdayım. Bakınca en iyi
olduğum noktanın işte ve hayatta değişim yapabilme olduğunu görüyorum.
Şu an yaşadığımız devirde hayatta kalmanın püf noktası da bu bence. Her
şey öyle hızlı değişiyor ki, adapte olabilen kazanıyor.
“Düşünüyorum öyleyse varım” sloganının yerini “Değişiyorum öyleyse varım” aldı öyleyse.
Kesinlikle. Değişmek reklamcılık sektörü için de çok önemli.
Statükoculuktan uzak durabiliyorsan bu sektörde iyi olursun. Şu anda bu
şart. Değişen ajanslar kazanıyor.
Visa’nın yaratıcısı ve eski CEO’su Dee Hock, “Sorun yeni
fikirler bulmak değil, eskileri kafamızdan atmak” demiş. TBWA’in “yık
ve yeniden yarat” felsefesi de bunu yansıtıyor, değil mi?
Kesinlikle. Ben de burada ajansı kurarken kafamdaki konvansiyonel
fikirleri atmaya çalıştım. Eski kalıplarınıza takıldığınız müddetçe
mutlaka bir yanlış yapıyorsunuz. Müşterilerimizin de kendi kalıplarını
kırmaya çalışıyoruz bu anlamda.
“Randevu noktası kalmadı”
Artık her yerde ve her işte bir reklam var. SMS mesajları, spam
mail’ler, panolar, yazılı basın, televizyon, hatta tişörtler ve insan
vücudu üzerinde bile reklamlar var. Kaçışı olmayan bir bombardıman
sanki. Kalıcı davetsiz misafirlerimiz haline mi geldiniz siz
reklamcılar?
Şu anda şöyle bir durum var. Tüketiciyle marka arasındaki her şey
mecra. Eskiden tüketiciyle belli bir noktada, mesela pazar günü
gazetede gördüğü ilanda buluşuyordun. Bir randevu noktası vardı. Şimdi
bu kalmadı. Fabrikadan çıkıp rafa gelen markayla tüketici arasında bir
medya bariyeri kalmadı. İnternette, sokakta, her yerde tüketicinin
karşısına çıkma yollarını arıyor artık marka. Tüketicinin dünyasını
dört bir yandan doldurabilmek burada amaç.
Bir konuşmanızda şöyle demişsiniz: “Tüketici sürekli değişiyor,
günün belirli saatlerinde ortamına göre kendini yeniden yaratıyor ve
farklı rollere bürünüyor.” Sürekli farklılaşan bu tüketici nasıl
yakalanır? Kaçacak yerimiz kalmadı ama yine de sorayım…
Çok önemli bir konu bu. Özellikle gençlerde bu böyle. YouTube, Myspace
ve bloglar sayesinde sürekli yaratıyor, üretiyorlar. İnternette ve
gerçek hayatta yeni kimlikler yaratıyorlar. Bazen aynı gün, bazen aynı
hafta içinde birkaç kişilik değiştiriyorlar. Markanın bunu
anlayabilmesi ve o kişiyi o kişiliklerine göre yakalayabilmesi
gerekiyor. O marka belki o kişiliklerden bir tanesine hitap ediyor
olacak. Onun hafta sonu markası olacak mesela. Cep telefonları bunu iyi
yapıyor. İş telefonu, spor telefonu, çocuk telefonu çıkarıyorlar mesela.
Sabah akşam kimlik değiştiriyoruz. Hepimiz şizofren mi olduk acaba? Kişilik bölünmesi filan mı yaşıyor toplumlar?
Hayat böyle devam ediyor. Özellikle yeni dünyada, internet dünyasında,
herkesle interaktif bir durumda olduğumuz için eski klasik hayat düzeni
devam etmiyor. Koşmaya gittiğinde başka bir kimlik, arkadaşlarıyla
meyhanede başka kimlik, işte başka, internette bin bir tane başka
kimliğe bürünebiliyor. Hatta günlük hayatta bürünemediği kimliklere
internette bürünüyor. Sanal ortamda yepyeni bünyeler oluşturuyor.
PlayStation’un bir oyun çalışması vardı. Sloganı şu: “Kendi dünyanda
yaşa, bizimkinde oyna.” Böyle bir dünyada yaşıyoruz şu anda.
Aylin VAROL
Kaynak:Pazar/Milliyet
0 yorum yazılmıştır